Önce İnsan Sonra Haber

Darbeler, muhtıralar ve hatıralar...

Bu bölgede bir çatışma çıkarsa hangi nedenle çıkar; sağ-sol çatışması mı çıkar? Alevi-Sünni çatışması mı çıkar?

Gündem 30 Kasım 2019 Cumartesi / 1 hafta önce
Darbeler, muhtıralar ve hatıralar...

Ekleyen: Kozmiktürk

Kozmiktürk-Haber Merkezi

İzmir’de Alevi vatandaşlara yönelik kirli provokasyon tepkiyle karşılandı. Bu olay yıllar geçse de öneminden bir şey kaybetmeyen bir tutanağın tekrar hatırlanmasına neden oldu.

İzmir’deki provokasyonun bin kat ağırına 12 Eylül öncesinde tanıklık edilmişti. Hasan Fehmi Güneş’de o kritik dönemde İçişleri Bakanlığı yapan biriydi. 12 Eylül öncesinde yaşananları Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu’na anlatmıştı.

Güneş’in darbe öncesi yaşananların özeti niteliğindeki çarpıcı ifadeleri şöyle:

HASAN FEHMİ GÜNEŞ – Ben, darbelerle ilgili konularda size daha çok 12 Eylül sürecinin gelişmesi konusunda katkı yapabilirim yani o dönemi daha yakın yaşadım. Bir bölümünü bakan olarak yaşadım, o dönemle ilgili bilgilerim daha somuttur. Diğer konularda yani herhangi bir vatandaş olarak, ancak izlenimim olabilir. Y ani o konuda çok iddialı olamam ama 12 Eylülün geliş sürecinde işte, öz geçmişimde de söylendiği gibi ben 79’un başından itibaren 9 ay kadar süren bir bakanlık görevine geldim, o dönemle ilgili eğer uygun görürseniz yaşadıklarımı, onlardan çıkardığım düşünceleri size söyleyebilirim.

Özet olarak şunu söyleyebilirim: Özellikle 12 Eylül, önceden planlanmış, tasarlanmış bir darbe idi. Toplum ona hazırlanıyordu. Toplumun ona hazırlanması için bir süreç işletiliyordu. Orada siyasi iktidarın değiştirilmesi daha doğrusu, en doğrusu askerî bir yönetimle ülkenin yönetilmesi, askerî bir yönetimle daha sonraki dönemin dizayn edilmesi amaçlanıyordu. Bu, planlanmış, kararlaştırılmış bir olaydı ve ülke oraya doğru götürülüyordu. Oraya götürülmesi için ara kademelerde yapılması gerekenler gerçekleştirildi. İşte, sıkıyönetim, askerî yönetim, cinayetler, Kahramanmaraş gibi olaylar, Çorum gibi girişimler ve benzer girişimler gündeme geldi. Y ani bu konularda katkı yapabilirim.

BAŞK AN – Şimdi, efendim, şöyle bir metot izleyelim istiyorum: Arkadaşlarım sırayla birer soru sorsunlar, benim sorularım var. B öyle, bütün soruları ben soracağıma, dört-beş soru yerine buradan başlayarak birer soru tevcih edelim, soralım sizlere.

HASAN FEHMİ GÜNEŞ – Y ani o olabilir. İsterseniz bir-iki olay anlatayım size onun üzerine sorunuz olabilir yani nereden çıkarıyorum, tasarlanmıştı ve bir askerî yönetim getirilmek isteniyordu?

İzin verir misiniz, öyle yapalım mı?

BAŞKAN – Estağfurullah efendim, buyurun.

HASAN FEHMİ GÜNEŞ – Ben, bakan olduktan bir süre sonra... Yani şöyle gelişti: Kahramanmaraş olayları olmuştu. Kahramanmaraş olayları sırasında Sayın İrfan Özaydınlı İçişleri Bakanıydı, 19 Aralık gibi başladı Kahramanmaraş olayları, o, birkaç gün sürdü, ondan sonra aralığın sonuna doğru ayın 26’sında, benim hatırladığım, sıkıyönetim ilan edildi. K ahramanmaraş olaylarının temel nedeni askerî yönetime geçiş için bir aşama katetmekti. Askerî yönetime geçilmesi gerekiyordu. Ondan önceki dönemde sık sık bazı siyasi parti liderleri basının önünde Ecevit Hükûmetine “Bırakın, gidin; beceremiyorsunuz, askere teslim edin.” gibi çağrılar yapılıyordu.

BAŞKAN – Kim söylüyordu efendim?

HASAN FEHMİ GÜNEŞ – Sayın Süleyman Demirel bu açıklıkta söyledi, Sayın Türkeş bu açıklıkta söyledi benim hatırladığım. O zamanki medya taranırsa bunlar görülecektir. “Askere teslim edin, gidin.” deniyordu. Direnildi, askere teslim edilmemesi gerektiği düşünüldü yani beni yaşça da, sizlerin hepinizden daha yaşlı biri olarak kabul ederseniz sorun odur. Askere teslim etmemek gerekir. Askere teslim etmek, sivillerin “Ben bunu beceremedim, ben başaramadım, ben âciz kaldım.” ifadesiyle eş anlamlıdır. Askere, bir askerî yönetimin kapısı açılmak istenmiyordu sivil idare tarafından ama zor günler geçiriliyordu, terör olayları vardı. O zaman terör olayları böyle bölücü terör niteliğinde değil, daha çok siyasal çatışmalar yani sağ-sol çatışmaları gibi çatışmalardı. Kahramanmaraş’ta işte bu süreçte bir olay ortaya geldi “Kahramanmaraş olayları” dediğimiz, 111 kişinin öldüğü, beş yüz-altı yüz iş yerinin tahrip olduğu, evlerin tahrip olduğu, çoluk çocuğun öldürüldüğü bir olay. Kahramanmaraş olayları genellikle Alevi-Sünni çatışması olarak söylenir. Ben o görüşte değilim. Kahramanmaraş olayları hazırlanmış, sola bir saldırıydı. Sadece Alevilere değil, oradaki sol yapılara işte, DİSK’e, TÖB-DER’e vesaireye de saldırılar olmuştu. Kahramanmaraş olayları ayrıca benim kanaatim, hazırlanmış bir olaydı ve bu hazırlanışın içinde kamu erkini kullanan resmî yapılar da vardı. Ne demek istiyorum? Yani MİT o konuda gerekli istihbaratı vermemişti hatta benim kuşkum kolaylaştırmıştı olayı.

ASKER TÜM TÜRKİYE'DE SIKIYÖNETİM İSTİYORDU

Sıkıyönetim ilan edildi, sıkıyönetim ilan edildikten sonra İrfan Özaydınlı Paşa istifa etti, işte ayın 13’ünde de bana görev verdiler. 12 ilde sıkıyönetim ilan edilmişti tüm Türkiye’de değil. Askerlerin istediği tüm Türkiye’de bir sıkıyönetim ilan edilmesiydi. Bununla ilgili bir şey anlatacağım: Ben, göreve geldikten bir süre sonra, bu sıkıyönetim uygulanan on iki ilden ikisinde belli iki aylık periyot içinde sıkıyönetimi gerektirecek bir suç işlenmemişti, onun üzerine sıkıyönetimi gerektirecek suçlar işlenmediğinde normal yönetime dönülüyor izlenimi de verelim diye bu iki ilden sıkıyönetimin kaldırılması konusunda bir hazırlık yapmak istedim, bunu Başbakana açtım. Başbakan: “Çok iyi olur ama lütfen Cumhurbaşkanıyla da görüş.” dedi. Sayın K orutürk’ten randevu aldım, K orutürk’e gittim, bunu anlattım, tabloları falan koydum ortaya. Sayın K orutürk de çok olumlu buldu “İyi olur, ben desteklerim.” dedi. Onu takip eden Millî Güvenlik K urulu toplantısına hazırlıklı gittim, girmeden de oradaki sivil arkadaşlara “Böyle bir öneride bulunacağım, böyle bir talepte bulunacağım, bana yardım edin.” diye ricada bulundum. Toplantı başladı, ben söz aldım. Gerekçelerimi anlatarak, yansıyla da ortaya tablolar falan koyarak uzunca bir hazırlığım vardı. Anlattım ve dedim ki: ”Bu iki ilde sıkıyönetimi kaldırırsak toplumda bir rahatlama olur, yani normalleştikçe normal yönetime dönüyoruz izlenimi verilsin.” Benim konuşmam bittikten sonra, askerî kanattan – yanlış hatırlamıyorsam, çok, yüzde yüz emin değilim ama öyle hatırlıyorum- o zamanki K ara K uvvetleri K omutanı Ersin Paşa söz aldı, Ersin Paşa konuşmaya başladı. K onuşmuyordu, önündeki bir defterde yazılı olan notları okuyordu, sayfayı çeviriyordu, seslendirdiği bir konuşma üslubu değil, bir yazı üslubu “ve/veya” falan diyerek, yazıyı okuyarak gittiği için, bir konuşma yaptı. Özetle, söylediği şuydu: Türkiye’nin bazı illerinde sıkıyönetim olmaması yanlıştır, sıkıyönetim bölgelerinde suç işleyenler o bölgelere kaçıyorlar ve biz onları takip edemiyoruz. Biliyorsunuz ki sıkıyönetim ilan edildiği zaman sıkıyönetim savcısı işe el koyar, polis sıkıyönetim komutanının emrine girer, jandarma zaten onun emrindedir bir açıdan. Yani hem güvenlik güçleri hem yargının başlangıcı sıkıyönetim komutanının eline geçer. Sıkıyönetim olmayan illerde böyle bir yetkileri olmadığı için “Biz takip edemiyoruz, onun için bütün Türkiye’de sıkıyönetim ilan edilmelidir.” diyordu. Bu, askerî yönetimin yaygınlaşmak istediğinin bir işaretiydi, bunu yaşadım. Bu olayı bilginize sunmak istiyorum.

Sonuç şöyle oldu: Sayın Cumhurbaşkanı “Ne yapalım şimdi? İçişleri Bakanı ‘azaltılsın’ diyor, askerî kanat ‘tüm Türkiye’de sıkıyönetim ilan edilsin’ diyor.” deyince ben, belki o zamanki yaşımın, gençliğimin de radikalizmiyle “Oylayın efendim.” dedim. Biliyorsunuz Millî Güvenlik Kurulunda şimdiye kadar hiç oylama yapılmamıştır. Oylama yapılmaz, karar alınır, o karar oy birliğiyle geçmiş sayılır. Onun üzerine Başbakan söz aldı “Hayır, oylamayın lütfen.” dedi çünkü daha sert bir durum olacağını düşünüyordu herhâlde. “Siz iki tarafı da dinlediniz, siz karar verin Cumhurbaşkanı olarak, o da Millî Güvenlik Kurulunun kararı olsun” dedi. Cumhurbaşkanı “Öyleyse ne arttıralım ne eksiltelim, böyle devam edelim.” dedi. O da gene, Millî Güvenlik Kurulunun oy birliğiyle alınmış bir kararı olarak sunuldu. Bu olay, askerî yönetimin getirilmek istendiğinin bir işaretiydi. Niye getirilmek isteniyordu? Ha, ondan sonraki olay... Mesela Abdi İpekçi olayı, burada Ankara’daki Piyangotepe olayı, işte, Bahçelievler’deki 5 TİP’linin öldürülmesi olayı. Aslında, bunlara toplam olarak baktığımızda, bunlar aslında tüm ülkede askerî yönetimin ilan edilmesinin gerekçelendirilmesi için yapılıyordu. Abdi İpekçi cinayetinin sanığını ben bizzat dinledim daha yargıya çıkmadan. “Niye vurdun?” dendiğinde Abdi İpekçi’yi tanımıyordu, niye vurduğunu da çok iyi bilmiyordu. “Bana silah verdiler, görev de verdiler, bunu vuracaksın” dediler, “Niye?” diye sordum. “Öğrencilerin birbirini öldürmesiyle ortaya çıkan tepki artık sıradanlaştı...” onun tabirlerini söylüyorum, “Daha bir büyükbaşın...”

BAŞK AN – O sırada Bakandınız?

HASAN FEHMİ GÜNEŞ – Bakanım.

BAŞK AN – Böyle bir teamül var mı, bakanlar bu sorgulara girerler mi?

HASAN FEHMİ GÜNEŞ – Y ok, yok girmezler.

BAŞKAN – Neden girme lüzumu hissettiniz Sayın Güneş?

HASAN FEHMİ GÜNEŞ – Lüzumlu hissettim şunun için: Çok önemli bir olaydı. Çünkü böyle olaylarda dinlersiniz, size itiraf eder, yargıya gittiği zaman da “Polis işkenceyle benden bu sorguyu aldı.” der ve kurtarır, çoktur öyle adamlar. Ben gerçekten, ben de vicdanen rahat edeyim çünkü büyük bir olaydı, ailesi büyük bir ödül koymuştu, gazetesi büyük bir ödül koymuştu, mesela, o ödül verilemedi kimseye. Her gün ihbarlar geliyordu, işte “Falan adam vurmuş olabilir.” O bir temsilî resim vardı, olayı görmüş bir mimar arabasıyla manevra yaparken. Onun tanımı ile bir temsilî resim çizilmişti. O resmi gören, komşusundan şüphelendi, oraya gelip gidenlerden... Yüzlerce ihbar yapıldı. Bunların içinde gerçek adamla mı muhatabız, onu benim de bilmem lazımdı bir Bakan olarak, ondan emin olmak istiyordum. Bana İstanbul Emniyeti, “Abdi İpekçi’nin katili elimizde” dediğinde ben de geleceğim dedim. Böyle benim önümde sorgu tekrarlandı yani ben sorgu yapmadım, o sorguyu, sorgu tekrarını dinledim. “Yani bir büyükbaşın öldürülmesi lazım” dediler, “Bana silahı verdiler, hedefi gösterdiler. Y avuz Çaylan diye bir çocuk araba kullanıyordu, onun arabasıyla gittik, vurduk” vesaire hikâye anlatıyordu.

Burada söylemek istediğim şu: Askerî yönetimin genelleşmesi için gerekçe hazırlanıyor. Niye askerî yönetim gerekçelensin? Ben bunun büyük bir proje olduğunu düşünüyorum Sayın Başkan. Türkiye büyük bir ülke, onun stratejik konumu hem avantajıdır hem dezavantajıdır. O durumdaki bir ülkede, dünyayı dizayn etme gücünde olan ya da o güçte olduğuna inananların etkin olmaları gerekiyordu. Mesela, Yunanistan NATO’dan çıkmıştı Kıbrıs olaylarından sonra, sonra pişman oldu NATO’ya dönmek istiyordu. NATO’ya dönmesi için bütün NATO üyelerinin olumlu oy vermeleri gerekir, Türkiye buna karşı çıkıyordu, sivil yönetimler. Yunanistan’ ın NATO’ ya dönmesi Amerika için ne kadar önem ifade eder onu çok iyi takdir edemeyiz ama istiyordu dönmesini “B una oy verin” diyordu. Bir başka olay, Bülent Ecevit’in ofisinden beni telefonla aradılar, “Başbakan sizi bekliyor” dediler. Gittim konutuna. Gündüz Ökçün Dışişleri Bakanıydı, Gündüz Ökçün de oradaydı. O zamanki Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı, Büyükelçi, milletvekilliği de yaptı bizden, Elekdağ... Elekdağ da yanında ben öyle hatırlıyorum ama Elekdağ’la konuştum ben, Elekdağ bu toplantıyı hatırlamıyor. Orada, Sayın B aşbakanın bize söylediği şu, Humeyni, İran’ a dönmüştü...

BAŞK AN – 79 yılı.

İRAN’DAKİ ABD TESİSLERİ TÜRKİYE’YE Mİ GETİRİLDİ?

HASAN FEHMİ GÜNEŞ –79’da 78 sonlarında, 79. Dönünce işte, Amerika’nın İran’daki bütün tesisleri işlemez hâle gelmişti, hatta bir kısmını kaçırdılar, çıkardılar. O tesisleri Türkiye’de kurmak istiyorlardı, Başbakandan bunu istemişlerdi. Başbakan da Dışişleri Bakanıyla İçişleri Bakanına: “Bu durumda ne derseniz?” diye soruyordu. O konuşmadan sonra, “Hayır, tesislerin Türkiye’de kurulması Türkiye’nin stratejik konumuna ve bölgedeki rolüne uygun değildir.” dedik. Türkiye’de zaten yeterince NATO tesisi var ayrıca bu... Bu, Amerika için önemli bir olaydı. O zamanlar bunları düşünürken belki -lütfederseniz- iki kutuplu dünya formatına uygun düşünmek lazım. İki kutuplu dünya formatı devam ediyor, komünizmin yayılma tehlikesine karşı iki kutuplu dünyanın yeşil kuşak projesi yürürlükte. Y eşil kuşak projesinin güçlendirilmesi lazım komünizmin genişlememesi için, yayılmaması için özellikle Anadolu’ya egemen olmaması için -öyle ise ama- Anadolu bu tür tesislerle donatılmalıydı, doldurulmalıydı. Buna o günkü hükûmet, benim de dâhil olduğum bu tartışmada “Hayır” dendi. Bu onlar için çok önemli olabilir. Bu tesislerin kurulmasına “Evet” diyecek bir hükûmetin, bir yapının gelmesi gerekir. Yunanistan ne zaman döndü NATO’ ya? Askerî yönetim zamanında döndü.

BAŞKAN – Daha sonra, sizden sonra gelen azınlık hükûmeti de buna “Evet” dedi mi efendim? Süleyman Demirel Hükûmeti, azınlık hükûmeti kurmuştu.

HASAN FEHMİ GÜNEŞ – Y ani o dönemde döndü, doğru, o dönemde döndü. Çünkü askerî yönetim de devam ediyordu.

BAŞKAN – Bu tesisler Süleyman Demirel döneminde mi kuruldu efendim?

HASAN FEHMİ GÜNEŞ – Tesisler kuruldu mu diyemem ama Yunanistan döndü. O zamanlar hatırlar mısınız bilmiyorum, bir U2 krizi çıkmıştı. Bir U2 uçağı keşif yapıyordu, düşürdüler onu. Bu, Türkiye’den kalktı. Sovyetler bize tehditler gönderdiler; “Böyle tesisler kurarsanız, U2 uçaklarına yataklık yaparsanız taraf olursunuz” vesaire yani tehdit ettiler Türkiye’yi.

Şimdi, bu bir olaydır. Bundan başka sabıkası da vardı Amerikalıların gözünde Türkiye’nin. Haşhaş ekiminde... “Kıbrıs’a sakın çıkmayın, Kıbrıs’a sakın gitmeyin, bizim verdiğimiz silahları sakın orada kullanmayın, kullanırsanız işte...” dendi ve Kıbrıs olaylarından sonra Türkiye’ye ambargo koydular. Yani Türkiye’nin terbiye edilmesi, sivillerin elinden alınması gerekiyordu benim değerlendirmem. Y anlışları bana aittir, noksanları bana aittir.

BAŞK AN – Şöyle bir tavsiyede bulunayım mı efendim, müsaade eder misiniz Sayın Güneş?

HASAN FEHMİ GÜNEŞ – Buyurun.

BAŞKAN – Bu, Amerikan tesislerinin tekrar İran’dan Türkiye’ye getirilmesi noktasında, Amerika’nın taleplerine, Cumhuriyet Halk Partisi Hükûmeti, o zamanki Hükûmeti karşı çıktı.

HASAN FEHMİ GÜNEŞ – “Hayır” dedi.

BAŞKAN – “Hayır” dedi. Daha sonra 1980’de kurulan, Ocakta kurulan azınlık hükûmeti, Süleyman Demirel Azınlık Hükûmeti de “Hayır” dedi. Bu anlaşma 1981 yılında, ihtilal döneminde yapıldı, geçici anlaşma olarak yapıldı daha sonra da devamlılığa dönüştürüldü efendim. B unu bir tarihe not düşmek adına...

HASAN FEHMİ GÜNEŞ – Evet, hiçbir itirazım yok doğrusu budur. Ama bu bir olaydır yani Türkiye’yi, bu dünyayı dizayn etme projesinin parçası olarak düşündüğümüzde ve iki kutuplu dünya formatındaki mantıkla değerlendirdiğimizde böyle görünüyor.

Şimdi, gerçekten Türkiye ile ilgili böyle planları var mı? Ben çok uzatıyorsam beni ikaz edin lütfen.

BAŞK AN – Estağfurullah.

AMASYA’DA DOLAŞAN AMERİKAN AJANI

HASAN FEHMİ GÜNEŞ – Bir olay daha anlatacağım izin verirseniz: Amasya Belediye Başkanımız vardı, Gündüz Türem. Amasyalı arkadaşlarımız varsa tanırlar, Gündüz hayatta. Gündüz Türem bir gün bana telefon etti, ben Bakan olduğum dönemde, dedi ki, “Efendim buralarda bir Amerikalı geziyor. İşte falan yerdeki Çeltek’deki kömür madenine gitti, falan yerdeki Saraçoğlu tesislerine gitti, filan yere gitti, benden de randevu aldı, ne dersiniz?” Ver tabii randevuyu ama lütfen ne soruyorsa bana not et ve bildir dedim. Önünde bir zarf varmış o sırada, bir mektup zarfı, zarfın kullanılmamış arka yüzüne not etmiş. Şöyle şeyler soruyor: “Bu bölgede bir çatışma çıkarsa hangi nedenle çıkar; sağ-sol çatışması mı çıkar? Alevi-Sünni çatışması mı çıkar? O bölge çünkü bu bakımdan duyarlıdır. İşçi- işveren çatışması mı olarak mı çıkar? Neden çıkar bu bölgede, bir çatışma çıkarsa? İşte, bu bölgedeki Alevilerin gücü nedir? Örgütlenmeleri nedir? Sol örgütler nedir? Bu bölgede sendikalar güçlü müdür? Kömür madenindeki sendikalar hangi konfederasyona bağlıdır?” gibi sorular. İlginç değil mi, bir Amerikalı diplomat bunları niye sorsun? Yani bunlara baktığınız zaman ne arıyor diye değerlendirdiğinizde şu sonuç ortaya çıkıyor: Bu bölgede bir olay çıkarmak gerekirse kullanılması gereken konu nedir? Alevi-Sünni konu şu mu yani başka bir konu mu? Bunun üzerine valiyi -Aydemir Ceylan’dı o zaman vali- aradım, dedim ki: İlgilenin lütfen. Y ani bir anlamda izleyin demektir bu. Çok teamüllere uygun bir şey değil, belki görevimi aşan bir şey ama duyarlı bir Türk vatandaşının yapması gereken bir şeydi diye düşünüyorum. Aydemir’e “İlgilenin” dedim. Aydemir buldu. “Hoş geldiniz” dedi. “Seni devlet misafirhanesinde konuk edelim” dedi falan. Yani onun kendi planını istediği gibi uygulamasını biraz en azından kontrol etti. Bu olaydan birkaç gün sonra orada bir polis şehit edilmişti, ben onun cenazesine gitmiştim. Genç bir gazeteci bana: “Burada bir Amerikalı geziyor, haberiniz var mı, ne demek bu?” dedi. Haberim yok desem yalan söylemiş olacağım, söyleyemedim yalanı. Haberimiz var ve izliyoruz, biliyoruz ve izliyoruz dedim. Bu söylediğim de gazetede çıktı. Gazetede çıkınca Amerikan Büyükelçiliği ayağa kalktı. Benden randevu istediler, Dışişleri Bakanından isteyin dedim, oraya gittiler. Alexander Peck, gezen Amerikalının ismi. O dönemle ilgili bazı değerlendirmelerde ismi geçer. Alexander Peck ile ilgili: “Ne demek izlemek? Amerika’daki Türk diplomatları istedikleri yerlere gidiyorlar biz onları izlemiyoruz, İçişleri Bakanı bu sözünü geriye alsın, bu bize saldırıdır” falan gibi. Ben de iş böyle büyüyünce Alexander Peck’i araştırdım. Alexander Peck, Türkiye’ye akredite olmuş bir diplomat değil, CIA ajanı, K ıbrıs’a akredite olmuş, K ıbrıs istasyonuna bağlı. Türkiye’ye gelmiş geziyor. Bunu tespit edince, bu karşı saldırıyı da kesmek için ben de bir proje geliştirdim. Gündüz’e, Dışişleri Bakanına dedim ki: Alexander Peck’in Türkiye’den çıkarılması için “persona non grata” ilan edilmesi için Bakanlar Kuruluna teklif getireceğim dedim. Bu görüşmede Amerikan Büyükelçiliğinin yetkilileri Gündüz Ökçün’le görüşürken Gündüz Bakanı böyle böyle böyle diyor, Alexander Peck’i araştırmış, bulduğu bulgular bu, buna göre istenmeyen adam ilan edilmesini teklif etmeyi düşünüyor.” demiş. Ben o tutanakları gördüm sonra. Amerikalı yetkili onun üzerine öyle çok yüksekten işte, “Ne demek, nasıl söyler bunu İçişleri Bakanı” diyen tarzından vazgeçip “Peki ne önerirsiniz bize?” diyor Gündüz Ökçün’e, Gündüz Ökçün’de “Çekin buradan” diyor. Alexander Peck’i çektiler; bu, bir tanesi. Başka göremediğimiz, gözümüzden kaçan birileri dolaşıyor muydu, dolaştı mı? Kahramanmaraş’a daha önce gittiler mi, oraları da böyle dolaştılar mı, kapıları böyle mi işaretlediler, bunları bilmek lazım, bilmiyoruz yani.

Bunu şunun için arz ediyorum sizin bilginize, yani Türkiye’yle ilgileniyorlar, Türkiye’nin bütün duyarlılıklarını tespit ediyorlar, Türkiye’de bir olay çıkarılması gerekirse nasıl çıkarılacağını ellerinde veri olarak not ediyorlar bunlar yapılıyor. Şimdi, Kahramanmaraş’ta sıkıyönetim ilan edilmesi gerekir iddiası gerçekleştirildi. Kahramanmaraş’ta başarılı olundu ve sıkıyönetim ilan edildi. Ama sıkıyönetim tüm Türkiye’de uygulanmadığı için 12 ille sınırlı kaldığı için, tüm Türkiye’de uygulanmasını nasıl yapmamız gerekiyordu? Olayları devam ettirmek gerekiyordu, büyütmek gerekiyordu: İşte “Abdi İpekçi olayı, Piyangotepe olayı, Tepecik’te otobüs taranması, Mamak’ta kahve taranması” falan gibi olaylar bunun arkasından geliyordu ve 12 Eylüle gelindiğinde de bütün ülkede askerî yönetim, hedef askerî yönetimi gerçekleştirmekti. Bu, planlı, hazırlıklı olarak yapıldı, bu hazırlık bence bu proje sadece yerli bir proje, yerli bir senaryo değildi, uluslararası güçteki merkezlerin hazırladığı -bana sorarsanız- CIA’in de içinde olduğu, Amerika’nın desteklediği bir projeydi. Bunu nereden çıkarıyorum, bu söylediklerimden ayrı olarak, 12 Eylül gerçekleştiğinde Amerikan Başkanına rapor verilirken, “Our boys did.” dedi ya, “Bizim çocuklar halletti konuyu.” dediler.” Onların çocuklarıydı, onu gerçekleştirdiler...

İDRİS BAL (K ütahya) – Efendim, bu kanaatinize ne zaman vardınız, Y ani 12 Eylülün istihbaratına olduğuna dair?

HASAN FEHMİ GÜNEŞ – Efendim bir daha söyler misiniz?

İDRİS BAL (Kütahya) – Bu kanaatinize ne zaman vardınız? Şimdi dediniz ya 12 Eylül darbesinin planlı olduğunu, içeriden, dışarıdan destekle... B u kanaatinize varmanızda etkili olan aşamalar, deliller neydi? Tam da yeri geldiği için araya girdim ben.

HASAN FEHMİ GÜNEŞ – Anladım efendim, söyleyeyim. Önceden vardım, yani şöyle: Çok yoğun çatışmalar vardı, benim dönemimde benden önce de vardı, benim dönemimde de vardı. Manisa’da bir siyasetçi öldürülmüştü, oraya gittim. Şimdi, gidildi, dükkânında vuruldu, öldürüldü. Ondan yarım saat sonra karşı taraftan bir kişi vuruldu. Şimdi, bir cinayet işlendiğinde bunun öcünü almak için karar vermek, hazırlık yapmak, uygulamak yarım saatlik, bir saatlik bir olay değildir, yani zaman ister o, onun da bir planlamasını, gidiş planını, eylem planını, kaçış planını falan yapmak... Yarım saat sonra bu iş oluyorsa bu ikisi birlikte planlandı demektir. Önce onu vurduracağız, sonra onu vurduracağız.

Yani oradan dönerken çok kafam karıştı. Bazen her iki tarafın kullandığı silahlar elimize... Bu silah daha önce kullanılmış mı? Bakıyorsunuz ki başka bir olayda kullanılmış ama karşı siyasal yapıdaki ekip tarafından kullanılmış yani sağcılarla solcular aynı silahı kullanmış oluyor. Başbakana dedim ki yani bunlar üniversite öğrencileri gibi, işte sendika üyeleri gibi amatör insanların yapacakları cinayetler değil, sanki daha büyük bir güç var karşımızda, ben o kuşkuyu taşıyorum dedim. Bunu söylediğim, işte o Manisa’daki olaydır, ondan dönüşte ya o günden itibaren daha büyük bir güçle galiba muhatabız, ona ulaşmamız lazımdı. O yüzden çok yırtındım, istihbarat verin bana dedim MİT’e, gittim MİT Başkanına istihbarat gelmiyor, bana istihbarat vermiyorsunuz, yani bir örgütün kurulması, militan bulması, eylem yapacak güce gelmesi, eylem planlaması, eylemi yapması sonra kaçması bunlar zaman ister; bu zaman içinde istihbaratınız güçlüyse haber alırsınız, ondan öğrenirsiniz onu. MİT’ten istihbarat alamıyorduk. incelerseniz göreceksiniz, Keçiören’de bir emniyetin kademesi vardır, araçların tamir edildiği bir yer gibi ben orayı istihbarat okulu yaptım. İstihbaratçı yetişti, iç istihbaratı, polis istihbaratı kurduk. Y oktu o güne kadar, MİT’ ten de gelmiyordu.

Mesela lütfederseniz Kahramanmaraş olaylarını incelerseniz MİT’in oradaki olumsuz rolünü göreceksiniz, yani istihbarat verilmemiştir, vaktiyle gelmemiştir, alındığı hâlde gelmemiştir, bilindiği hâlde verilmemiştir.

İDRİS BAL (Kütahya) – Efendim şunu ilave etmek gerekiyor herhâlde, burada istihbarat vermemek bir sıkıntı, bir de bir ileri adım olabilir mi acaba? Y ani istihbaratı vermemek zaten bir kurumun asli vazifesini yerine getirmemesi anlamına geliyor. Bir de şunu da ortaya çıkarır mı? İş birliğini yani o bahsettiğiniz o güçle artık neyse onun adı, daha büyük güç, daha organize güçle istihbaratın da ya da istihbaratın içerisinde birilerinin de bağı olmuş olabilir mi?

HASAN FEHMİ GÜNEŞ – Onu söyleyeceğim.

İDRİS BAL (Kütahya) – Bu yapının içerisinde.

HASAN FEHMİ GÜNEŞ – Bakın, kimden istihbarat istiyorum? MİT’ten. MİT nasıl bir yapı? O günü söylüyorum: MİT, o gün askerî bir yapı. Tekrar ediyorum: Başbakana bağlı olması şeklendir, aslında Genelkurmaya bağlıdır. MİT o gün, Genelkurmaya bağlıdır yani Jandarma istihbaratı ve MİT askerlerden oluşmuştur yani MİT’te çalışanların, MİT’te etkin pozisyonda, etkin statüde olanların çoğu asker asıllıdır, üniformalıdır.

BAŞK AN – Sayın Güneş, çok özür dilerim. Hiç değiştirmeyi düşündünüz mü? Bir kanun düzenlemesiyle düşündünüz mü?

HASAN FEHMİ GÜNEŞ – Evet düşündüm.

BAŞKAN – Yapabildiniz mi? Y apabildiniz mi, niçin yapamadıysanız, niçin yapamadınız?

HASAN FEHMİ GÜNEŞ – Y apamadım, Başbakan da yapamadı çünkü.

BAŞKAN – Neden?

HASAN FEHMİ GÜNEŞ – Onu ikna ettim, korktuk.

BAŞKAN – Kimden?

HASAN FEHMİ GÜNEŞ – Karşımızdaki güçten. Şimdi, bakın, MİT Başkanı bir general, genellikle böyle, MİT Başkanı bir general, MİT’te etkin görevlerde olanlar asker. MİT’in komutanları, MİT’in sicil amirleri, MİT’i görevlendirenler askerî kanat. Yani o dönemde askerî kanat, MİT’e hâkim. MİT’in içindekiler... Eğer gerçekten kökenine ineceksek bu yapının oluştuğu döneme gelmek lazım yani MİT’le CIA arasında o dönemde iş birliği anlaşması var, o iş birliğinin anlamı şu; istihbaratı paylaşacağız ama gerçek anlamı şu: Türkiye’deki her şeyi ben bileceğim ama size bir şey vermeyeceğim. Bize bir şey vermişler. Ne vermişler? O zamanlar bu hepimizin şimdi önünde olan bilgisayarlar, laptoplar falan yok o zaman, orada vardı ben oraya gittim, istihbarat alacağım diye Yenimahalle’deki MİT Başkanlığına gittim. Orada gördüm yani o güç, onların eline verilmişti; yanlış olan buydu.

MİT’ten istihbarat alamıyoruz Paşam dedim, o Paşa da ben ilk bakan olduğumda geldi, beni tebrik etti, “Ben bütün yardımı yaparım.” dedi ona gittim, hiçbir istihbarat alamıyoruz dedim, bana verdiği cevap şu: ”Ben de alamıyorum.” Yani öyle bir yapı ki siz başkansınız sizi tecrit ediyorlar. Arkadaki o çünkü hücresel bir çalışma sistemi var onun. Mesela Mısır Büyükelçiliği işgal edilmişti benim dönemimde. Sonradan öğreniyoruz ki Mısır Büyükelçiliğine dönük bir –daha doğrusu İsrail ve Mısır Büyükelçiliğine dönük– bir eylem planlanmış, bu, MİT’e bildirilmiş, bizim haberimiz yok, biz işgalden sonra olaya muttali oluyoruz.

BAŞKAN – Affınıza sığınıyorum efendim.

HASAN FEHMİ GÜNEŞ – Şimdi, Sayın Başbakan o zaman... Sizin sorunuza cevabı, sizin sorunuzu tatmin ettim mi?

İDRİS BAL (Kütahya) – Teşekkür ederim.

ECEVİT MİT’E ATAMA YAPAMADI

HASAN FEHMİ GÜNEŞ – Bir gün Sayın Başbakana dedim ki: Atatürk Orman Çiftliğinde bir Atatürk Evi vardır, ben orayı çalışma yeri olarak kullanıyordum, orada bu tür hazırlıklar yapıyorduk oraya geldi orada dedim ki; mümkün değil, bu MİT bize istihbarat vermiyor alamayacağız dedim. “Ne yapalım?” dedi. Bir kişi getirmişti, Batıda istihbarat eğitimi görmüş, sanıyorum ismi Mehmet’ti, onu MİT’te görevlendirmek istiyordu Başbakan. MİT’in bağlı olduğu yer MİT’in amiri sayılan yer, o Mehmet’i MİT’te görevlendiremedi Başbakan. Dedim ki böyle yürümemiz mümkün değil, yani devletin ne kadarını biz yönetiyoruz, bunu bilmemiz lazım, her sivil yönetim bunu kendisine sormalı. Ne kadarını ben yönetiyorum, egemenliğin ne kadarını ben kullanıyorum? Bunu bilmemiz lazım efendim. “Ne yapalım?” Değiştirelim dedim. MİT’i feshedelim, aynı kararnameyle yeni bir haber alma örgütü kuralım, “Bunu hiç konuşmamış olalım” dedi, olay budur.

BAŞK AN – Efendim bir ara siyasi hayatınıza ara verdiniz, bu fevri veya bireysel mücadelenizin sonucu muydu?

HASAN FEHMİ GÜNEŞ – O, benim aptallığımdı, yani iddialı insanlar, dikkatli olmak zorundadırlar yani aptallık yapmamak, salaklık yapmamak zorundadırlar; ben onu becerememişim.

BAŞK AN – Estağfurullah. Efendim ben size bir soru tevcih etmek istiyorum, daha sonra arkadaşlarım sırayla birer soru tevcih edecekler, döneceğiz, açıklamalarınız için teşekkür ederiz.

Maraş olayları, darbeye giden yolda bir milattı dediniz, bir kilometre taşıydı. Maraş, Sivas, Çorum, 1 Mayıs 1977 olayları veyahut da Türkiye’deki çok önemli cinayetler gibi olaylar, Kemal Türkler’in öldürülmesi, Gün Sazak’ın öldürülmesi, Kemal Fedai Coşkuner’in öldürülmesi veya çok önemli entelektüellerin, siyasilerin öldürülmesi buna giden yolda bir kilometre taşıydı. Türkiye’de o dönem içerisinde sizden önce İrfan Özaydınlı Bey İçişleri Bakanıydı, Maraş olaylarını inceledikten sonra bir ifade kullandı, yalnız bunu da ben şöyle düşünüyorum, oraya tekrar geleceğim. Türkiye’deki sağ-sol olaylarında sağı sola karşı, solu sağa karşı manipüle ettiklerini ve kodladıklarını düşünüyorum. Gençlerin heyecanlarını, ideallerini, ülkülerini istismar ettiklerine inanıyorum, ajanlarla, provokatörlerle ajite edildiklerini, provoke edildiklerini düşünüyorum ve bu kodlamalar karşısında birbirlerine düşman yaparak gençleri sağı ve solu, ardından da darbe yaptıklarına inanıyorum.

‘MARAŞ OLAYLARINI SOL ÖRGÜTLER YAPTI’ ŞOKU

İrfan Özaydınlı Bey o zaman demişti ki “Maraş olaylarını sol örgütler yaptı.” ve daha sonra İçişleri Bakanlığından alındı. Siz İçişleri Bakanı oldunuz, oraya getirildiniz, sizin beyanınız ise “Sağ örgütler yaptı.” oldu. O dönem içerisinde sol örgütlerden kimse yargılanmadı 12 Eylüle kadar, sağ örgütler yargılandı ve daha sonra sıkıyönetim mahkemelerinde bir kısmı berat etti, çoğunluğu berat etti. Ardından sol örgütler 12 Eylül 1980’de yargılandılar ve onlar daha sonra çok ağır cezalar aldılar. Bir tanesi Garbis Altınoğlu’ydu. 1991 yılında tahliye edildi, idama çarptırıldı, 11 yıl hapis yattı, şu anda kendisi Fransa’da yaşıyor. Siz geriye dönüp baktığınız zaman, o zaman biraz önce bir şey söylediniz “İdealist birisi olarak zaman zaman çıkışlar yaptım dediniz, sert çıkışlar yaptım.” dediniz. Acaba o günkü sert çıkışlarınızda ideolojilerin rolü var mıydı veya o günkü siyasi atmosferin rolü var mıydı, bugün geriye dönüp baktığınız zaman Maraş olaylarını egemen güçlerin yaptığını, darbeye giden yolda egemen güçlerin önünü açmak için, Türkiye’yi manipüle etmek, Türkiye’ yi değerlendirmek, yönetmek adına yaptıklarını söylüyorsunuz, o gün neden böyle bir demeç verme lüzumunu hissettiniz?

HASAN FEHMİ GÜNEŞ – Şimdi İrfan Özaydınlı’nın sizin söz konusu ettiğiniz beyanatı doğrudur, öyle demiştir, yani ne zaman? Sıkıyönetim ilan edilmeden, olaylar devam ederken yani 19’unda başlayan olaylar 25’ine kadar falan devam etti ayın. O arada İrfan Özaydınlı Maraş’a gitti, vilayete gitti, vilayete gittiğinde vilayetin etrafı kuşatıldı, bir ara çıkamadı vesaire, çok sıkıntılı bir ortamdı, yani vilayeti de işgal etmek istiyordu eylemciler. Onun oradan dönüşte böyle bir beyanatı oldu. Şimdi, ben göreve geldiğimde Kahramanmaraş’ta artık sıkıyönetim vardı. Kahramanmaraş’taki olaylara Adana sıkıyönetim savcılığı el koymuş, o yönetiyordu. Ona yardımcı olmak üzere çok iyi bir ekip buradan görevlendirildi. Aslında İrfan Paşa zamanında da o karar verilmişti, ben onu takviye ettim o ekip soruşturmaya yardımcı oldu. Kahramanmaraş davasının dosyasını sizden davet aldıktan sonra -çok büyük bir dosyadır o, binlerce sayfalık bir dosya- tekrar okudu, yani vaktiniz olur bakarsanız şunu göreceksiniz: Orada pek çok kişi yargılanmıştır, sağdan da soldan da sanık vardır yargılananların içinde, çok sayıda -29 sanıyorum- idam cezası vardır, müebbet vardır 16 falan civarında. Mahkeme oradaki cezaları bireysel suç olarak kabul ederek hüküm oluşturmuştur yani bir örgütlü eylemden söz etmemektedir, bir örgütlü eylem görmemektedir değerlendirmesi mahkemenin, bireysel olarak cezalandırmıştır herkesi, kişi kişi. Benim hukukçu olarak da şahsi kanaatim: Bu bir noksanlıktır. Tabii bilirsiniz: Mahkemeler ellerine gelen dosyaya göre karar verirler, delil yoksa onu kendisi takdir edecek, kendisi uyduracak değil, delil gerekir, yani yeterince delil toplanmamıştır diye düşünüyorum. Yani ben Kahramanmaraş davasının sonunda kurulan hükümden vicdanen çok rahat değilim, o nedenle az evvel söylediğim yargımı değiştirmedim.

AĞCA’NIN ÇAKAL CARLOS ÖZENTİSİ

Şunu söylemek istiyorum: Türkiye’nin sürekli bir komünist tehdidi altında olduğu, komünistlerin ülkeye egemen olmak istediği, bunun için hazırlık yaptığı, bunu önlemek gerektiği düşüncesi yaygın bir düşünce olarak gelişmiş ve geliştirilmiştir. Ben bunu sadece Türkiye kaynaklı bir düşünce olarak görmüyorum, birkaç kere vurgulamaya çalıştığım gibi iki kutuplu dünyada yeşil kuşak politikasına bel bağlamış olan kutbun geliştirdiği, yaygınlaştırdığı bir olay olarak görüyorum. Çok incelersek, bunun için bazı kişileri Amerikalılara götürdükleri, orada eğitim verdikleri, orada yetiştirdikleri, oradan Türkiye’ye gönderdikleri, Türkiye’de belli örgütlenmelerin başına geçtiği görülür. Ben bu nedenle böyle bir kanaatte bulundum. Bu kanaatimle ilgili bir şey daha söylemek istiyorum: Mehmet Ali Ağca bize suçunu itiraf ettikten sonra... O zamanki sıkıyönetim kanununa göre sıkıyönetim olan yerlerde sanığı gözaltında tutmanın bir süresi vardı, diyelim ki 15 gündü, sanıyorum biraz daha fazlaydı, 45 gün gibi bir süreydi o dönemde, o süre bitti, sıkıyönetim komutanından süre istendi, sıkıyönetim komutanı süre vermedi, “Bana teslim edin, süre vermeyeceğim.” dedi. Onun üzerine, benim önerimle İstanbul Emniyeti bir uygulama yaptı -Türkiye’de ilk uygulamadır- Ağca geldi, böyle oturdu, yanında, etrafında polis yok, silahlı kimse yok, özgür vaziyette oturdu, basın mensupları da oraya çağrıldı, kameralar da geldi, ona sordularsa “Ben vurdum.” dedi. “Niye?” “Ben işte...” Çakal Carlos falan hikayeleri vardır ya, öyle bir statü, öyle bir görüntü geliştirmişti kendisi için, öyle bir hikaye anlattı. O sözleri onun mahkumiyetine neden oldu, yoksa, sonra çıktığında “Bana baskı yaptılar, beni tehdit ettiler” falan dedi ama o ortamdaki sözleri aleyhe delil kabul edildi. Emniyetin elinden alındı. Soruşturma tamamlanmamıştı. Ona kimin silah verdiğini söylüyordu. O silah verenin -hala biliyoruz onu- üzerine gidilecekti, gidilemedi ve alındıktan sonra kaçırıldı o. Nereden kaçırıldı? Herhangi bir cezaevinden değil, askeri bir garnizondan. O garnizona birini ziyarete gitsek, kendi başımıza çıkamayız oradan. Ben bunları normal bir firar olayı, normal bir soruşturma aşaması olarak görmüyorum.

SELÇUK ÖZDAĞ (Manisa) – Aynısını sol örgütler için de düşünebilir miyiz? DHKP-C, TİKKO, Dev-Sol, Dev-Yol gibi örgütler için de düşünebilir miyiz? Onlardan da kaçanlar oldu, onlar da büyük eylemler yaptılar, asker, polis, vatandaş. Hatta birbirlerini öldürdüler, onlarında başkaları tarafından, darbeye giden yolda dizayn edildiklerini hiç müşahede ettiniz mi efendim?

HASAN FEHMİ GÜNEŞ – Şunu görmedim. Bakın, Türkiye’yle hiç kuşkusuz Varşova Paktı ülkeleri, Varşova Paktı’nı dizayn edenler de ilgileniyorlardı, onlar için de Türkiye önemliydi. Türkiye’de sol bir yapı oluşsun istiyorlardı, Türkiye’nin kendileri için düşmanca kullanılmasını istiyorlardı hiç kuşkusuz. O sol örgütlerle belli ilişkileri olmuş olabilir hiç kuşkusuz ama bu kadar açığa çıkmadı yani devlet içinde etkili yerlere geldiğine ben rastlamadım. Ha, buradaki bilmem ne örgütüyle Arnavutluk’taki Enver Hocacıların ilgisi var mıydı? Maocularla buradaki falan örgütün...? Onları çağrıştıran, onlara özendiklerini gösteren beyanatları kendileri söylüyorlardı zaten.

İDRİS BAL (K ütahya) – Efendim, araya girip ben şunu ilave etmek istiyorum değerli Başkanın sorusuna netlik kazandırmak için: Yani sol grupları illaki sol taraftan, Varşova Paktı tarafından, komünist bloktan birilerinin desteklemesi gerekmez, biraz önce bahsettiğiniz o güç neyse, aynı gücün hem sağı hem solu dizayn etmede, manipüle etmede, yönlendirmede rolü olamaz mı? Y ani illaki...

HASAN FEHMİ GÜNEŞ – Ben bu ihtimali daha yüksek görüyorum. Zaten Manisa’dan döndüğüm zaman “Daha büyük bir güçle mi karşı karşıyayız, her iki tarafı da bir anlamda manipüle eden, sizin tabirinizle yönlendiren bir güçle mi acaba karşı karşıyayız biz? Böyle amatör çocukların oluşturduğu gruplar değil de karşımızdaki, daha büyük küresel bir proje midir?” kuşkusuna kapıldığımda böyle bir düşüncem vardı. Mesela Türkiye’ye yönelik silah kaçakçılığında Bulgaristan’daki... Bulgaristan o zaman komünist rejim, Bulgaristan’ ın rolünü biliyoruz.

SELÇUK ÖZDAĞ (Manisa) – Bütün silahların oradan geldiği noktasında daha sonra açıklamalar olmuştu.

HASAN FEHMİ GÜNEŞ – Papa vurulmadan önce Bulgaristan’ın o işlere yataklık ettiği, yani çok açıklandı bunlar artık. Biz büyük Türkiye Cumhuriyeti olarak yaşantımıza devam edeceksek bütün bu tehditlere maruz olduğumuzu ve ona göre bir proje geliştirmemiz gerektiğini siz, yeni kuşağın politikacıları olarak bilmek zorundasınız.

Ya, bir Türkiye’yi yönetmek çok zor, çünkü Türkiye’yle ilgilenen, Türklerden çok fazla insan var, en az biz ilgileniyoruz.

SELÇUK ÖZDAĞ (Manisa) – Evet, Süleyman Bey.

SÜLEY MAN ÇELEBİ (İstanbul) – Hayır.

SELÇUK ÖZDAĞ (Manisa) – Evet, Ahmet Toptaş Bey buyurun.

AHMET TOPTAŞ (Afyonkarahisar) – Ben...

SELÇUK ÖZDAĞ (Manisa) – Ama siz gene tarihe not düşün. V arsa sorunuz lütfen buyurun.

AHMET TOPTAŞ (Afyonkarahisar) – Şimdi, Sayın Güneş, işin askeri kanadını anlattınız. Tabii sizin anlattığınız anılarınızdan benim de bildiğim birçok şey var ama bir de işin ekonomik yönü var darbeye giden süreçte. Ecevit iktidarının İçişleri Bakanıydınız, bir Amerikan ambargosu vardı, Türkiye ekonomik olarak da çok sıkıntılı bir süreçteydi, çok ciddi bir darboğazdaydı ekonomik olarak, her tarafta kıtlıklar vardı, kuyruklar vardı. Bu arada işverenlerden sarraflara varıncaya kadar, TÜSİAD’a varıncaya kadar gazete gazete de ilanlar veriyorlardı iktidardan Ecevit’in uzaklaşması için. Y ani bir tarafta Türkiye’yi dizayn etmeye çalışan bir kesim sıkıyönetim vasıtasıyla, MİT vasıtasıyla, öğrenci olaylarını manipüle ederek -arkadaşlarımın değerlendirmesiyle- cinayetler işleterek, Kahramanmaraş olaylarına benzer olayları örgütleyerek iktidarı sıkıştırıyordu ve askerlere teslim edilmesini teminen bunları yapıyordu. İşverenlerin sizin en sıkıntılı dönemlerde yaşadığınız ilanlarını da, bunları kim manipüle ediyor, bunun altında yatan neydi acaba? O husustaki beyanlarınızı...

HASAN FEHMİ GÜNEŞ – Y ani ben onların da dışarıdan manipüle edildiği kanaatindeyim, yani hiçbir Türk işadamı kendi halkına... Cevat Yurdakul Adana Emniyet Müdürü olduktan sonra gitti, bir yeri bastı, yanlış hatırlamıyorsam 50 ton yağ buldu, yağ sıkıntısı var piyasada ve 50 ton yağ depoda duruyor. “Niye bunu piyasaya sürmüyorsun?”, “Sana ne, mal benim değil mi? İster sürerim ister sürmem.” falan diyor. Şimdi bunun gelişmesi bir yerde değil, aynı uygulamayı Samsun’da görüyorsunuz, başka yerlerde görüyorsunuz. Öyleyse bu bir program, yani aynı zamanda bu, sivil hükûmetin ekonomik açıdan darboğaza düşmesi ve “Bunu değiştirmek lazım kardeşim, yapamıyor bunlar.” dedirtmek gerekiyor.

ÖZEL HARP DAİRESİ’NİN PARASI AMERİKA’DAN GELİYORDU

İzin verirseniz... Ahmet’in sorusu benim aklıma bir şey getirdi, yani malumunuzdur ama bir kere de ben hatırlatayım müsaade ederseniz. Bana Bülent Ecevit -Allah rahmet eylesin, nur içinde yatsın- kendisi anlattı ama gazetecilere de anlatmıştı, bazı yerlerde, bazı kitaplarda var bu. Bir kere de benden dinlerseniz sevinirim. 74 olaylarından sonra Bülent Ecevit’e o günkü Genelkurmay Başkanı geliyor -Kıbrıs olaylarından falan sonra, yani çıkarmalar yapılmış- diyor ki: “Sizin örtülü ödeneğinizden bir miktar kullanabilir miyiz?” -Biliyorsunuz, Başbakan, İçişleri Bakanı vesaire, iki-üç bakan örtülü ödenek kullanır- “Ne için kullanacaksınız.” diyor, “Bir dairede ihtiyacımız var.” diyor, “Ne dairesi o?”, “Özel Harp Dairesi için.” diyor -Özel Harp Dairesini çok iyi inceleyin sayın komisyon üyeleri, tarihî bir görev yapıyorsunuz- “Şimdiye kadar parası ne oldu?”, “Amerika ambargo uyguladı, onun parası Amerika’dan geliyordu, ambargo uygulayınca gelmedi, ödemeleri yapamıyoruz.” -Özel Harp Dairesinin ödemeleri, parası Amerika’dan geliyor, ambargo olduğu için uygulanamıyor- Bülent Bey: “Ya, nasıl...?”, “Böyle bir daire var efendim.” falan, “O konuda bana bilgi verin.” diyor, “Peki, bir brifing düzenleyelim.”. Bir brifing düzenliyorlar, brifing Askeri Yardım Komisyonunun binasında -eski garajların oradaydı o- Amerikan yardım heyetinin binası, orada veriliyor brifing, Türk subaylar veriyor. “Özel Harp Dairesi nedir?” Şimdi, Özel Harp Dairesi diye bir daire var. Bu ülke işgal edilirse -ona göre- sivil direnişleri örgütleyecek. Elinde silahlar var, o silahlar falan ilçede, hemen hemen her ilçede, her ilde, belli yerlerde, kritik yerlerde, toprağa gömüşmüş, dere ağzına konmuş, kör kuyuların içine gizlenmiş falan. O biliyor onu, siz Başbakansınız bilmiyorsunuz, orada kimler Özel Harp Dairesinin gönüllüleri, kimlere silah verilebilir, o biliyor onu, siz ona maaş veren hükûmetin başkanısınız, siz bilmiyorsunuz. Siyasi denetim dışında bir yapı demokratik ülkelerde olmaz, bizde vardı, Özel Harp Dairesi oydu ve nereye kullanıldığını da -az evvel bana sorduğunuz sorularda- oradan ne kadar kullanılıyor, ne kadarı onun içinde, gençlerin birbirlerini vurmada kullandıkları silahların ne kadarı onlar tarafından veriliyor, bunları siyaset adamları olarak bilmek zorundayız.

SELÇUK ÖZDAĞ (Manisa) – Konuşmanızda bir şey söylediniz: Sağı vuran silahın daha sonra solu da vurduğunu...

HASAN FEHMİ GÜNEŞ – Aksi de oldu.

SELÇUK ÖZDAĞ (Manisa) – Aksi de olduğunu söylediniz. Böyle bir karine var mı elinizde? Siz İçişleri Bakanlığı yaptınız, daha sonra tekrar yine siyasetle uğraştınız. Sayın Ecevit Başbakanlık yaptı, o dönem içerisinde, tekrar, yeniden MİT’le Sayın Ecevit hiç uğraştı mı? “Bunu değiştirelim, demokratikleştirelim, sivilleştirelim, siyasi iradeye ram edelim.” gibi düşünce oldu mu efendim?

HASAN FEHMİ GÜNEŞ – Yani ben o güçte bir pozisyona daha sonra gelemedim ama bunu yapmadığımız için de bugün de hala dış müdahalelerden kurtulamamış olduğumuza inananlardanım. Yani “Ülkeyi biz yönetmeliyiz, tamamını” diye söylemek istiyorum. Bunları düşünmek ve yerine getirmek; artık siz yapacaksınız onları.

Yani bu Özel Harp Dairesi konusu birinci derecede, sizin ilgilendiğiniz alanı aydınlatmada ulaşılması gereken bir konudur. Bugün ne durumdadır, nerededir? Ona ulaşmak lazım, mutlaka aydınlatmak lazım ve bütün eylemlerini ortaya çıkarmak lazım. Devlet, o yüzden dönmeli, halkından özür dilemeli.

Mesela, Evren zamanında Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nün içinde özel grup diye bir grup, bir istihbarat grubu faaliyet gösterdi mi? Evren’in damadı bu grubun neresindeydi? Bu grup hangi olaylarla görevlendirildi? Hangi cinayetlerde parmağı olabilir? Bunların cevabını bilmiyoruz ve biz bu ülkeyi yönetiyoruz diye de işte...

BAŞKAN – Bugün 12 Eylülcüler yargılanıyorlar, yargılama safahatı devam ediyor. Yine, aynı şekilde darbe girişiminde bulunanlar yargılanıyorlar Türkiye’de bir Darbeleri Araştırma Komisyonu kuruluyor. Bu, Türkiye’yi artık sivillerin yönettiğine bir delil midir veyahut da...

HASAN FEHMİ GÜNEŞ – Yetmez.

BAŞKAN – Evet.

HASAN FEHMİ GÜNEŞ – Bu örtülü yapılar, siyasi denetimin dışındaki örtülü yapılar ortaya çıkarılmadan, onların geçmişteki eylemleri nedeniyle toplumdan özür dilenmeden arınamayız.

BAŞKAN – Hasan Fehmi Bey, Ahmet Bey bir soru daha soracak, Afyon Milletvekilimiz.

AHMET TOPTAŞ (Afyonkarahisar) – Şimdi, bizzat tanık olduğum, döneminize ait bir olaydan bahsedeceğim tarihe not düşmek açısından. 12 Eylüldeki rolünü de bildiğimiz bir şahıs, Osman Çitim. Adana İl Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul öldürüldüğünde POL -DE R ’ li polisler boykot yapıyorlar ve bunlar tutuklanıp cezaevine gönderiliyor.

HASAN FEHMİ GÜNEŞ – Bir kısmı.

KOĞUŞU TARATAN YÜZBAŞI

AHMET TOPTAŞ (Afyonkarahisar) – Bir kısmı, önderlik yapanlar ama sayıları çok fazla, “Karşıyaka” denilen bir koğuşta yatıyor bunlar. Jandarma Alay Komutanlığında Ayhan Ürkmez adlı bir yüzbaşı gecenin bir yarısı bir grup askeri yanına alıyor, cezaevini açtırıyor, Karşıyaka koğuşunu soruyor, bu koğuşu tarıyor ve koğuşta yaralanan, ölenleri de, öbürlerini de çıkarıp üst üste yani bu Hitler filmlerinde gördüğümüz bir manzaraya benzer bir manzara meydana geliyor. Ondan sonra, cezaevinden çekip dışarıya gidiyor. Bu arada bir uzatmalı çavuş -o zaman uzatmalı onlar- cezaevinde kalıyor, cezaevindekilerle konuşuyor, diyor ki: “Bunun sorumluluğu hepimizin üzerine gelecek, hiç olmazsa sağ kalan varsa onları hastaneye götürelim.” O yığınların içerisinden, sağ kalanlardan eli ayağı oynayanı alıyorlar, cezaevi aracıyla hastaneye götürüyorlar, birkaç tanesi cezaevinden hastaneye gidinceye kadar aracın içinde ölüyor. Bu şahıs, kendisine cezaevinde isyan olduğu konusunda bir ihbar geldiğini, onun için cezaevine gittiğini ve isyan edenlere müdahale ettiğini söylüyor ama cezaevi savcısı, Adana Başsavcısı cezaevinde böyle bir isyan olmadığını söylüyor; Alay Komutanı da Osman Çitim. Bu şahıs hakkında aylarca mahkeme, savcılık ifade almaya çağıramıyor, ifade alamıyor. En son bu şahıs, bir konvoyda vuruluyor sırtından ve birlikten ayrılmak zorunda kalıyor. İki yıl bu şahsın ifadesi alınamıyor, mahkemeye getirtilemiyor. Osman Çitim’i, kendisi dışarıdan talimatla, dilekçelerle şahitler gösteriyor, Alay Komutanını da kendisine şahit gösteriyor. Alay Komutanı, şahitliğinde “Benim güvendiğim en önemli subaylarımdan birisidir, hakiki Türk kanı taşıyan bir subayımdır. Böyle bir olay olmamış olsaydı bu işi yapmazdı. Siz bakmayın savcının ifadesine, cezaevinde mutlaka isyan çıkmıştır, o onun için gitmiştir.” diye de tanıklık ediyor. Bu şahsın, bir tek gün tutuklanmadan, bir tek gün ifade vermeden dava dosyası zaman aşımına uğradı.

Bu şahsa kefil olan Osman Çitim de 12 Eylülde generaldi, hatırlarsanız Tunceli civarında uçaklarla, helikopterlerle oraya ayetler, hadisler, bildiriler dağıtan, attıran bir şahıstı. Bu şahıs hakkında da bugüne kadar bir tek soruşturma yapılmadı.

Ben bu davada ölen polislerden bir tanesinin eşinin vekâletnamesiyle avukatlığını yaparken vekâletnameyi alıp dosyaya koyduktan sonra, hemen arkasından da azilname geldi. Kadına telefon ettim: “Neden azlettiniz, bana hem vekâletname verdiniz hem azlettiniz?” “Bana bir şey sormayın, kocamla da ilgilenmeyin.” dedi. Şimdi, o dönemde bunlar yaşandı ve bundan sonra da buradaki adamlar ödüllendirildi. Şimdi, o şahıs da, Ayhan Ürkmez denilen şahıs da artık hiçbir suç işlememiş gibi bizim içimizde çok rahat dolaşıyor, Osman Çitim de generallikten mutlaka emekli oldu, eğer yaşıyorsa da rahat bir emeklilik sürdürüyor.

Bunu tarihe not düşmek için söyledim, zamanında Doğan Yurdakul olayını...

HASAN FEHMİ GÜNEŞ – Cevat.

AHMET TOPTAŞ (Afyonkarahisar) – ...Cevat Yurdakul olayının en yakın tanıklarından biri olduğunuz için. Efendim, Ecevit’e bir suikast yapılmıştı Çiğli’de, hatırladığım kadarıyla. Bir de 1 Mayıs olayları vardı, 1 Mayıs gösterilerinde 34 insan öldürüldü. Bu olaylarda da siz Cumhuriyet Halk Partisine ve Ecevit’e en yakın isimlerden birisiydiniz, İçişleri Bakanlığı da yapmış bir insan olarak. Bu olaylarda ne buldunuz, bir araştırma yapabildiniz mi? Bu olaylardan bir sonuç çıkarabildiniz mi kendiniz açısından?

HASAN FEHMİ GÜNEŞ – Şimdi, bu Adana’yla ilgili, işte o, onları ben yaşadım yani Cevat 28 Eylülde vuruldu, 79’da. Ben, o olaydan altı gün sonra Bakanlıktan ayrıldım ama ilgilendim. Cevat olayı karanlıkta kalmıştır. Cevat’la ilgili, işte “Biz silah kullandık.” diyenler sonra “Bunlar baskıyla alındı.” demiştir. Yani sırf Cevat’ı hedef alarak ateş ettiği için mahkum olan kimse yoktur. Çitim, o sırada Adana’da görevlidir ve işte o direniş, POL-DER’lilerin direnişi bana yapılmıştır bir anlamda, çok üzücü bir olaydır, tasvip etmem mümkün değildir. Müdürlerine sadakat gösterisi olarak yapmışlardır, halbuki o sırada müdürlerini vuranlar da kaçıyorlardı, onların peşinden gitmemişlerdir, o ayrı bir olay.

Şimdi, özellikle 1 Mayısla ilgili bir çalışma yaptık, onu bilmenizi isterim. 1 Mayıs çok tartışıldı ve çok değişik değerlendirmeler ortaya çıktı, hala açıklanabilmiş değildir tam olarak. Ben, İngiliz, Scotland Yard’dan yardım istedim. Onlar, çok üst düzey -sonradan lortluk derecesi alan- bir büyük güvenlikçinin yönetiminde 5-6 kişilik bir heyet görevlendirdiler. 1 Mayıstaki bütün fotoğrafları, filmleri, bütün dokümanları onlara verdik. Bizzat ben ilgilendim, bizzat Başbakan ilgilendi, o çok üzerinde duruyordu 1 Mayısın. Onlar, onun üzerinde çalışmalar yaptılar, olay çıkan yerler falan görülüyor orada. Ama yani şimdi size burada şöyle olmuştur diyecek derecede net bilgilere ulaşamadık.

B AŞK AN – Onlar da ne kadar doğru bildirmişlerdir? Scotland Yard da ne kadar doğru bildirmiştir?

HASAN FEHMİ GÜNEŞ – Y ani elimizdeki bilgiler ne kadar doğruydu, o da tartışılır dediğiniz gibi.

AHMET TOPTAŞ (Afyonkarahisar) – Soruşturmada engellenmeyle karşılaştınız mı?

HASAN FEHMİ GÜNEŞ – Yani benim dönemimde artık yok ama zaten engellenen baştan engellenmişti yani elimizdeki belgeler, bulgular, fotoğraflar vesaire engelden kaçabilenlerdi. Yani çok net bir bilgiye ulaşamadık.

darbelermuhtıralar12eylülhasanfehmigüneştbmmkomisyonu