Önce İnsan Sonra Haber

Dedem Seyit Mahmudi Hayrani!

Kendimden bahsedeyim özür dileyerek. O sağır da duysun. Benim atalarım, benim dedelerim İran’ın Horasan’ından Türkiye’ye gelmişlerdir. Benim dedelerim Selçuklu Döneminde buraya gelmişlerdir.

Gündem 9 Ekim 2018 Salı / 2 ay önce
Dedem Seyit Mahmudi Hayrani!

Ekleyen: Kozmiktürk

CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu grup toplantıında Erdoğan ve Ak Parti'ye sert eleştiriler yöneltti. Kılıçdaroğlu aile tarihini de ilk kez gündeme getirerek meydan okurken, "Beni tanımıyor. Tanıyor da, tanımak istemiyor, işine gelmiyor. Kendimden bahsedeyim özür dileyerek, özür dileyerek kendimden bahsedeyim. O sağır da duysun. Benim atalarım, benim dedelerim İran’ın Horasan’ından Türkiye’ye gelmişlerdir. Benim dedelerim benim atalarım Selçuklu Döneminde buraya gelmişlerdir. 1000 yıllık bir kalmışlığımız vardır Anadolu topraklarında. Anadolu erenleri olarak geldiler Anadolu’ya. Yunus Emre gibi, Hacı Bektaşi Veli gibi, Mevlana gibi Anadolu erenleriydi. Anadolu’nun Türkleşmesini sağladılar bunlar. Benim büyük dedemi bilmek istiyorsan söyleyeyim. Mekânı Akşehir’dedir, adı Seyit Mahmudi Hayrani’dir" dedi.

Kılıçdaroğlu özetle şunları söyledi:

"Kentsel dönüşüm mağdurları aramızda. Kentsel dönüşüm mağdurları, şunu gayet açık ve net ifade ediyorum. Eğer bir kentte rant varsa, o rantı yaratanlar orada oturanlardır. Orada oturanlara rantı vermeyip de, dışarıdan başka mahallelerden getirdiğiniz adamlara rantı dağıtıyorsanız, ona öncelikle siz sonra da biz karşı çıkacağız, beraber mücadele edeceğiz. Sizden sadece bir şey istiyorum. İstanbul’u teslim edin, kentsel dönüşüm nasıl olur bütün Türkiye’ye, bütün dünyaya gösterelim.

Türkiye’de 20 Temmuz’dan sonra bir dikta yönetimi vardır ve o dikta yönetiminin başında oturan zat şu anda sarayda oturmaktadır. Gayet açık gayet net söylüyorum. Siyasi görüşlerini açık açık dile getiren hâkimler var artık. Hâkimin tarafsız olması lazım! Siyasi görüşünü açık açık dile getiriyor, ben falan partiyi destekliyorum diyor, falan partinin genel başkanını eleştiriyorum diyor. Geldiğimiz nokta budur ve bu noktada acı bir tabloyu sizinle paylaşmak isterim. Hava Harp Okulu öğrencileri...
Değerli arkadaşlarım, her yıl Yalova’da bir eğitim kampı yapılır, her yıl Hava Harp Okulu öğrencileri oraya gider Temmuz ayında. Bu kez de gidiyorlar. 14 Temmuz saat 23.00’te gece diyorlar ki, tam teçhizatlı derhal çıkacaksınız. Herkes çadırından çıkıyor, tam teçhizatlı bekliyor. Gece yarısı 24.00’de binin otobüslere gidiyoruz, gerekçe şu: Terör saldırısı oldu, bu sebeple güvenliklerinin alınması için İstanbul’da bulunan Hava Harp Okuluna intikal ettirilecekleri söyleniyor ve bunlar biniyorlar otobüslere ve hareket ediyorlar. Başlarında komutanları var, talimat verenler var ve bunlar geliyorlar yargılanıyorlar “siz darbecisiniz” deniyor ve müebbet hapse mahkûm ediliyorlar. Müebbet hapse, öğrenci bunların tamamı... Bunlar mahkemede diyorlar ki, komutanlar gelsin buraya, biz bunu yapmadık biz öğrenciyiz, komutanlar gelsin şahit olarak ifade versinler. Hiçbir komutan mahkemeye gelmiyor ve bu gencecik çocuklar ömür boyu hapse mahkum ediliyorlar. Niçin? Komutanlarının emrini dinledikleri için.

Askerlerle ilgili de şunu söyleyeyim. Bunların bir yönetmeliği var, şöyle diyor: “Astın yani aşağıdakinin aldığı bir emirden dolayı amirine mütalaada bulunması katiyen yasaktır.” Yani bir üst emir vermişse, sen o emre efendim şöyledir böyledir, bir mütalaa bir yorum getiremezsin diyor. Kural bu askerlikte, alınan emir hiçbir kayıt ve şarta bağlanmaksızın ve hiçbir düşünceye kapılmaksızın yapılacaktır. Hangi emri aldıysan onu yapacaksın. Bir emri alırken veya aldıktan sonra, “mırıldanmak, doğru bulduğunu sezdirecek hal ve harekette bulunmak cezayı müstehzimdir” diyor gayet açık ve net bir şekilde.

KOMUTANLAR, O BÜYÜK PAŞALAR DIŞARIDA, AMA ÖĞRENCİLER İÇERİDE

Bu öğrenciler ne yapmışlar? Komutan emir vermiş, o emre uymuşlar. Komutanlar, o büyük paşalar dışarıda, ama öğrenciler içeride. Bunun hukukla, bunun adaletle bir ilgisi var mı? Öğrenci bunlar. Darbeci... Darbecilerin büyük bir kısmı dışarıda, darbecilerin dayıları amcaları dışarıda, darbecilerin yakınları büyükelçi, darbecilerin yakınları genel müdür müsteşar, darbecilerin yakınları komutan, bilmem nerede daire başkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisinde üst görevlerde. Bu öğrenciler... Bunların paraları yok, bunlar gariban, yoksul Anadolu çocukları bunlar ve bunlar içeride. Peki, bunlara kim sahip çıkıyor? Adalet adına biz sahip çıkıyoruz, hak hukuk ve adalet adına biz sahip çıkıyoruz. Sahip çıkacağız bunlara.

KAYIP SUUDİ GAZETECİ CEMAL KAŞIKÇI İLE İLGİLİ SORUMLULUĞU OLANLAR BULUNARAK, YARGIYA TESLİM EDİLMELİ

Efendim bir ülkede demokrasinin varlığı önemlidir. Demokrasi aynı zamanda devlet tarafından herkesin can ve mal güvenliğinin güvence altına alınması demektir, demokrasi budur. Benim sokaktaki vatandaşın, mesleği ne olursa olsun, ister esnaf ister ayakkabı tamircisi ister sanayici isterse devlette general olsun fark etmiyor, demokrasilerde herkesin can ve mal güvenliğini sağlamak zorundasın. Ama bir ülke düşünün, kendi ülkesinde yaşayanların can ve mal güvenliği yok, ama yabancıların da can ve mal güvenliği yok. Bir kişiyi düşünün gazeteci, yabancı bir gazeteci, Suudi kökenli, Suudi Arabistan’ın İstanbul’daki başkonsolosluğuna gidiyor. Gidiş o gidiş, çıkamıyor bir türlü, çıkmıyor bir türlü. Ne oldu? Rivayetler çok, içeride öldürüldü, parçalandı, cesedi götürüldü, cesedi taşındı. Nasıl bir ülkeyiz? Trump’ta Amerika’dan yüksek sesle bağırıyor, bizde takip edeceğiz izleyeceğiz. Kardeşim niye takip etmiyorsun, niye izlemiyorsun? Bir gazeteciyi sen koruyamıyorsan, yabancı bir gazeteciyi güvence altına alamıyorsan, onun güvenliğini bu ülkede sağlayamıyorsan, Türkiye Cumhuriyeti Devletinden söz edilebilir mi, demokratik hukuk devletinden söz edilebilir mi? Cemal Kaşıkçı’nın ne olduğunu kimse bilmiyor. Öldürüldüğü konusunda kesin rivayetler var, öyle deniyor, kesin deniyor, ama ne kadar kesin bilmiyoruz.
Cemal Kaşıkçı’nın başkonsolosluğa gidişiyle ilgili fotoğrafı yabancı bir haber ajansı yayınlıyor. Biz... Ne oldu bu adama? Yapılması gereken bir, Suudi Arabistan’la ilişkilerimizi derhal gözden geçirmeliyiz ve söylemeliyiz. Ne oldu bu gazeteciye? İki, sorumluluğu olanlar bulunarak yargıya teslim edilmeli, Türkiye bir çadır devleti olmamalı. Kim sorumluysa yakalanacak, yargıya teslim edilecek. Üç, dokunulmazlığı olan tüm diplomatların derhal sınır dışı edilmesi lazım, istenmeyen ilan edilmesi lazım. Bir insanın hayatı bu kadar ucuz olamaz. Bunu yapabilirler mi göreceğiz, ama biz takipçisi olacağız.

Siyasetçinin de ahlak kurallarının olması lazım. Türkiye’de bu yok. Her alan için belirlenen ahlaki kurallar var, ama siyasetçi için yok. Oysa siyasetçi için kesinlikle olmalı, çünkü siyasetçi topluma örnek olan kişidir. Davranışıyla, söylemişle, konuşmasıyla, oturup kalkmasıyla, hareketleriyle topluma örnek olması lazım ve daha da önemlisi siyasetçinin kesinlikle halkına yalan söylememesi lazım. Yalan söyleyen siyasetçinin de sokağa çıkmaması lazım, yalan söyleyen siyasetçinin eleştirilmesi lazım, ahlaki değerleri bu nedenle yükseltmek zorundayız. Eğer bir politikası yalan söylüyorsa ve yalanı sürekli hale getiriyorsa, o kendi ülkesinin ahlaki değerlerine ihanet ediyordur. Ahlak çok önemli bir kavramdır, evrensel değerler içerir ahlak kavramı. Eğer bir politikacı günlük yaşamını dahi yalan üzerine inşa ediyorsa, o politikacıdan bu memlekete hayır gelmez.

NE ZAMAN CANINI ACITSAM, NE ZAMAN YALAN SÖYLEDİĞİNİ İSPAT ETSEM, YANLIŞINI ORTAYA KOYSAM İLK LAFI "SSK'Yİ BATIRDIN' DİYOR. 16 YILDIR SEN NİYE DÜZELTMİYORSUN?

Niye bunları ifade ediyorum? Belki sizler de defalarca dinlemişsinizdir. Efendim Kılıçdaroğlu geldi, SSK’yı batırdı diye, defalarca söylendi bu. 99 yılında ben emekli oldum, 4-5 yıl veya 6 yıl genel müdürlük yaptım ve ben genel müdürlük yaparken de SSK’yı batırmışım. Şimdi 16 yıldır iktidardalar, 16 yıl. Ne zaman canını acıtsam, ne zaman yalan söylediğini ispat etsem, ne zaman bir yanlışını ortaya koysam “ey Kılıçdaroğlu sen SSK’yı batırdın” der, ilk lafı o. 16 yıldır, hadi ben batırdım, sen niye düzeltemiyorsun? 16 yıldır ben cumhurbaşkanı değilim, ben başbakan değilim, ben bakan değilim, devlette bürokratım benim görevim yasaları uygulamak, yasalar neyse onun gereğini yaparım. Acaba bir açık bulabilir miyiz diye bir ordu müfettiş görevlendirdiler, bir ordu! Kılıçdaroğlu’nun acaba açığını bulabilir miyiz? Senin feriştahın gelse, bir topluiğne ucu kadar açık bulamaz, senin feriştahın gelse!

Bakın, benim dönemimde emeklilik yaşı kadınlarda 34, erkeklerde 43’tü emeklilik yaşı. Benim dönemimde prim ödeme gün sayısı işçiler için 5 bin gündü. Bunlar geldiler bir reform yaptılar 2008’de. Emeklilik yaşını kadında ve erkekte aşamalı olarak 34-43’ten 65’e çıkardılar. Şimdi emeklilikte yaşa takılanlar da, bu süreçte yaşanan dramı kendi hayatlarında görüyorlar. Prim ödeme gün sayısını 5 bin günden 7 bin 200’e çıkardılar, emekli aylığını -asgari ücret üzerinden örnek veriyorum- 1822 liradan 718 liraya düşürdüler. Emekli aylığını, 1000 liranın altında emekli aylığı alan binlerce kişi var, yüz binlerce kişi var.
Şimdi emeklilik yaşını uzattın, prim ödeme gün sayısını artırdın, emeklilik aylığını da düşürdün, Sosyal Sigortalar Kurumunda ya da SGK’da açık olmaması lazım değil mi? Ve geliyoruz bugüne. Benim dönemimde üç kurumun, yani Sosyal Sigortalar Kurumu, Emekli Sandığı ve Bağ-Kur’un üç kurumun toplam açığı 2 milyardı. Şimdi bunların yeni bir ekonomi programı çıktı yayınladılar kitap halinde. Sayfa 31, tablo ek 3, 2017’deki açık 16 milyar 700 milyon, benim dönemde 2 milyardı, bu dönem 16 milyar 700 milyon. 2018 21 milyar 500 milyon, 2019 28 milyar 100 milyon, 2020 35 milyar 300 milyon, 2021 39 milyar 700 milyona çıkacak.

YALAN SÖYLEYEN POLİTİKACIDAN BU MEMLEKETE HAYIR GELMEZ

Şimdi ben sormak istiyorum. Sosyal Güvenlik Kurumunu kim batırdı? Sizde ahlak varsa, emeklilik yaşını 65 yaptınız, emekli aylığını düşürdünüz, prim ödeme gün sayısını artırdınız, bu açık ne? Bir şey daha var, bu yetmiyor bakın. Sayfa 12, yeni ekonomi programı sayfa 12 diyor ki politika ve tedbirler bölümünde: Mali açıdan sürdürülebilirliği sağlamak ve kamu maliyesine olan yükü azaltmak amacıyla sosyal sigorta sistemi yeniden düzenlenecek. Yani bu açığın faturasını yeniden çalışanlara ve esnafa yıkacağım diyor, yeniden yapacağım bunu diyor. Biz de merakla bekliyoruz, acaba bizim işçi sendikaları ne diyecek? Biz de merakla bekliyoruz, acaba bu Türkiye Esnaf ve Sanatkârlar Konfederasyonu ne diyecek? Biz de merakla bekliyoruz, acaba bu ülkenin garibanı ne diyecek? Bu soruların tamamını sarayda oturan zata soruyorum, bu açığı kim yaptı? Dış güçler diyecek büyük bir ihtimalle, benim haberim yoktur diyecek. Yahu damadın hazırladı bunu kardeşim, ben hazırlamadım, damadının yayınladığı kitap benim kitabım da değil. Kaldı ki, burada gösterilenden daha fazla açık olacak, ben onu da gayet iyi biliyorum, ama resmi rakamları okudum. Ne dedim? Bir politikacı halkına yalan söylememeli, yalan söylememeli! Yalan söyleyen politikacıdan bu memlekete hayır gelmez.
Bakın yalan birkaç saniye içinde. Kızılcahamam’da bir toplantı yapıyorlar. Saat 10.30 Erdoğan kürsüde konuşuyor. Özel sektörümüzün bu krizi fırsata çevirecek maharete sahip olduğuna inanıyorum diyor, ekonomide kriz var, ama özel sektörümüzün bu krizi fırsata çevireceğine inanıyorum diyor. 18 dakika sonra aynı Erdoğan, aynı kürsü, aynı salon, aynı milletvekilleri, aynı dinleyiciler ve Erdoğan konuşuyor: “Türkiye’de ekonomik kriz yok, manipülasyon var” söyleyen aynı adam. Ne diyeyim? Fırıldak bile bu kadar hızlı dönemez, vallahi billahi.

Ekonomik kriz var diyorsun, ekonomik kriz yok diyorsun, milletin kafası karışık. Bir ara dış güçler diyordu, her şeyi dış güçler. Kendisine soru sordum, bu dış güçler kim arkadaş? Manipülasyon var diyor. Manipülasyonu yapıyorlarsa, sen sarayda pişpirik mi oynuyorsun? Manipülasyonu yapanı yakala yargıya teslim et. Yakalayamaz, çünkü yandaşları, köşeyi dönenler onlar.

TÜRKİYE’Yİ YÖNETEMİYORLAR, TÜRKİYE SAVRULUYOR, TÜRKİYE’YE YAZIK OLUYOR

Şimdi esnaf üzerine “esnaf stokçuluk yapıyor” diye ihbar mekanizması başlatıyor. Gerçekten Türkiye’yi yönetemiyorlar, gerçekten Türkiye savruluyor, gerçekten Türkiye’ye yazık oluyor ve gerçekten de üzülüyorum. Bir ülkenin en tepe noktasında bulunan bir yönetici, 18 dakika içinde birbirine taban tabana zıt bu söylemi, hangi yüzle hangi ahlaki değerli söyler? Efendim kriz yokmuş. Bu bölümü doğru, niçin? Sarayda vallahi kriz yok, vallahi de billahi de sarayda kriz yok, sarayda her şey mükemmel. Soruyor büyük bir ihtimalle Emine Hanım mutfakta bir eksiğimiz var mı? Hayır. Efuli geldi mi geldi, ejder meyvesi... Vallahi o da var. Badem sütü... Aldık efendim. Ya badem ezmesi... O da var. Badem unu... Onların tamamı geldi diyor. Bir sıkıntı var mı? Hiçbir sıkıntı yok, her şeyimiz var diyor. Diyorlar ki, memlekette kriz var, vallahi bizim mutfakta yok, sarayda yok kriz, her şey çok güzel, her şey güllük gülistanlık diyor. Doğru, sarayda kriz yok, sarayın beslemelerinde de kriz yok. Kim sarayın beslemeleri? Dolarla ihale alanlar, onlar sarayın beslemeleri, dolarla ihale veriyor. Dolar ne kadar yükselirse, adamın keyfi o kadar yerine geliyor. Dolarla fiyat biçmişler, ne kadar yükselirse adam o kadar fazla para kazanıyor. Onlar krizden etkilenir mi? Asla etkilenmez.

Kriz nerede? Vatandaşın mutfağında kriz var. Peki, Erdoğan vatandaşın mutfağını biliyor mu? Hayır bilmiyor. Geçen gün ifade ettim, benim saygı duyduğum Erdoğan seçimi kazandıktan sonra gelip Keçiören’de mütevazı bir evde oturan Erdoğan’dır. Benim saygı duymadığım kişi de, o mütevazılığı bir tarafa atıp, kibir içinde gidip saraya oturan Erdoğan’dır. Ona asla ve asla saygı duymuyorum, asla.

KRİZİ FIRSATA ÇEVİRENLER TEFECİLERDİR, RANTİYELERDİR VE STOKÇULARDIR

Yine aynı konuşmasında krizden yine söz ediyor. Diyor ki, her kriz birçok fırsatı da beraberinde getirir diyor. Vallahi bu da doğru. Ocak-Ağustos döneminde, yani bu 8 ayda milyoner sayısı 53 bin 439 kişi artmış, krizi fırsata çevirmişler doğru. Esnaf mı, çiftçi mi, emekli mi, işçi mi, taşeron işçisi mi, emeklilikte yaşa takılan mı, kim bu 53 bin 439 kişi? Köşeyi dönenler, krizi fırsata çevirenler. Kim izin veriyor? Bunların izlediği politika izin veriyor.

Krizi fırsata çevirenler tefecilerdir, rantiyelerdir ve stokçulardır, başka kimse değildir. Efendim dediler ki, kriz var kriz yok vesaire filan. Sonra dış güçlere bağladılar, dış güçler şunu yapıyor dış güçler bunları yapıyor, dış güçler ezanımıza ve bayrağımıza saldıranlardır diyor, bizim paramızla oynuyorlar, dolarla oynuyorlar, manipülesyon yapıyorlar diye bir sürü laf etti. Ben de kendisine soru sordum, 10 tane soru sordum. Bu ezanımıza ve bayrağımıza saldıranlar diyorsun, ama gittin McKinsey’le oturdun bir anlaşma yaptın. Bu da senin bayrağına ve ezanına saldıran adamlar bunlar, sen bunlarla niye anlaşma yaptın? 10 tane soruma cevap ver dedim. Gayet açık gayet net, herkesin okuyup anlayabileceği bir dil kullandık ve dedik ki bunun cevabını ver.

Ben bu soruyu sordum, sorunun cevabını bir köşe yazarından aldım. “Niye soru soruyorsun?” diyor, “hangi gerekçeyle soru soruyorsun?” diyor. Benim bildiğim gazeteci, bir soru sorulmuşsa o sorunun cevabını merak eder, bakalım nasıl bir cevap verecek diye. Soruların yanıtlanmasını engellemeye çalışıyorlar.
Değerli arkadaşlarım, Kızılcahamam’da Erdoğan konuşuyor. Bu zat ekonomi yönetimimize hizmet vermek üzere ücreti mukabil tutulmuş bir danışmanlık firması üzerinden sorduğu sorularla bizi güya köşeye sıkıştırmaya çalışıyor diyor. Bundan böyle tabii ona bu fırsatı vermemek için, yani bu soruları tekrar bütün dünya bilmesin diye, Türkiye’de vatandaşlar bilmesin diye, geçen gün bakan arkadaşlarıma söyledim, yani bunlardan fikri danışmanlık hizmeti de almayacaksınız dedim, hiç gerek yok, biz bize yeteriz. Teşekkür ederim. Demek ki 10 soru hedefini buldu. Bilal’in oku değil, ama bizim okumuz.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİNİ VE 16 BAKANLIĞINI BİR AMERİKAN ŞİRKETİNE TESLİM EDECEKTİ

Türkiye Cumhuriyeti Devletini ve 16 bakanlığını bir Amerikan şirketine teslim edecekti. Şimdi yapamıyor. Bayrağımıza ezanımıza saldıranlar, bayrağına ezanına saldırıyorlarsa, saldıran adamlara gidip “ben memleketi yönetemiyorum, sen bana akıl fikir ver” demeyeceksin. Diyorsan sarayda oturmayacaksın.
Efendim ne dedim? Bir şeyi okurken, “ücreti mukabil tutulmuş bir danışmanlık firmasından” Erdoğan öyle dedi, ücreti mukabil tutulmuş. Biz hemen sorduk, kaç lira ücreti, kaç milyon dolar? Kendi sözcüsü Erdoğan’ı bir daha yalanladı. Dedi ki, McKinsey’le herhangi bir sözleşme yok, ödeme de yapılmadı. Hangisi doğru? Erdoğan mı doğru söylüyor, sözcü mü doğru söylüyor? Bana göre Erdoğan doğruyu söylemiyor, sözcü daha doğruyu söylüyor olabilir. Çünkü Erdoğan malum yarım saat önce söylediğini yarım saat sonra yalanlayabilecek kapasiteye sahip birisi. Öyle bir yeteneği var.

Bizim sorularımızla en azından Türkiye Cumhuriyeti Devletinin maliyesini götürüp bir Amerikan firmasına teslim etmediler, bütün bilgilerini teslim etmediler. Bizim öğrenemediğimiz, bize verilmeyen bilgileri götürüp o firmaya vereceklerdi.

SEVGİLİ ERDOĞAN, SANA HAİN, CAHİL DEDİĞİ İÇİN DAMADIN HAKKINDA DA TAZMİNAT DAVASI AÇACAK MISIN

Damat diyordu ki, McKinsey için yapılan yorumlar cehaletten değilse ihanettendir. Yani niye soru soruyorsun, bu yorumları niye yapıyorsunuz, ya cahilsiniz veya ihanet ediyorsunuz. Bunu ben üstüme almadım, çünkü Erdoğan dedi ki, artık fikir mikir almayacaksın. Ama senin damadın da diyor ki, ben Amerikalı firmadan görüş almadan fikir almadan memleketi yönetemiyorum, yaptığım iş doğru mudur yanlış mıdır birisinin kontrol etmesi lazım. Sayıştay bunu yapamaz, başka bir birim de bunu yapamaz. Türkiye Cumhuriyeti Devletinde bunu yapacak bir kadro da yok, bir Amerikan firması ancak bunu yapabilir. Peki, kayınpederin bunu iptal etti, cehaletten mi ihanetten mi? Erdoğan’a soruyorum, Sevgili Erdoğan damadın hakkında da tazminat davası açacak mısın sana hain dediği için, sana cahil dediği için.

Daha bunlar ekonominin nereye gittiğinin farkında değiller. Daha biz krizin başındayız, ne yaptıklarını bilmiyorlar. Türkiye yönetilmiyor, Türkiye savruluyor bir yerde. Likidite krizi çıktı önce, likidite krizi. İkinci aşama, kredi krizi, şu anda onu yaşıyoruz. Üçüncü aşama, reel sektör krizi çıkacak. 3 binden fazla konkordato varsa, reel sektör krizinin kapıda olduğunu gösteriyor. Bakın, bugün bir yazı, bir resmi yazı,  Gazi Üniversitesinin resmi yazı. Diyor ki, “hayati sorunluluk olmadıkça ameliyatları yapmayın” diyor, para yok diyor. Evet, yazı, hayati zorunluluk olmadıkça, hayati önemi haiz kararı olmadıkça, yani kişi ameliyat edilmezse ölecek, o zaman bunu ameliyat edin, yoksa bunun tedavisini yapmayın diyor, para yok diyorlar. Türkiye bu hale geldi, Türkiye’yi bu hale getirdiler.
Ve hepimiz görüyoruz, dolar aldı başını gidiyor, fiyatlar aldı başını gidiyor, faizler uçuyor, 3 binden fazla konkordato var, 2 ay içinde yüzlerce esnaf iflas etti, vatandaş borç batağında. Ne diyorlardı? Türkiye şahlanacak ve uçacak diyordu, Erdoğan öyle diyordu. Oyu bana verin, Türkiye şahlanacak ve uçacak. Ne şahlandı? Dolar. Ne uçtu? Fiyatlar uçtu, tam tersi oldu.

DEVLETTE LİYAKAT KALMADI

Türkiye yönetilmiyor Türkiye savruluyor diyorum. Bu yeni ekonomi programının bir bölümünde şöyle diyor, sayfa 6’da: Liyakat ve performans odaklı insan kaynağı yönetimini getireceğiz diyor. Liyakat ve performans kaynaklı... Bunu yazıyorlar, ama tam tersini yapıyorlar. Tarım ve Orman Bakanı, maden işletmesi sahibi birisini getirdi, milli parkların meraların ve tarım alanlarının sorumlusu yaptı. Ne işi var diyeceksiniz, maden işletmecisinin ne işi var meralarda, tarım alanlarında ve milli parklarda? Olur ya, altın vardır, maden vardır, malı nasıl götürecekler? Böyle götürecekler.

Aynı şekilde Bitkisel Üretim Genel Müdürlüğüne de bir veteriner atandı. Bitkisel üretimle veterinerin ne ilgisi var onu anlayamadım, hâlâ da anlamış değilim. Ve bu bakan, bakın liyakat bozulduğu için nelere yol açıyor. Bu bakan 30 Eylül 2018’de bir açıklama yapıyor. Türkiye’deki et üretimi insanımıza yeter, üretim 81 milyonun et ihtiyacını karşılayacak düzeyde. 81 milyonun et ihtiyacını biz karşılayabiliriz, Türkiye’de bu var diyor. Ne zaman? 30 Eylül’de. İki gün sonra Et ve Süt Kurumu bir açıklama yapıyor. Et ve Süt Kurumu, “kemiksiz 300 tır sığır eti ithal edeceğiz” açıklaması yapıyor. Bakan ne söylüyor, kurum ne söylüyor, niçin? Devlette liyakat kalmadı, yalan gırla gidiyor.

Liyakatte bir sorunumuz daha var. Enflasyon rakamını açıklayan ya da o bölümün başkanı olan kişiyi görevden aldılar, Berat Beyin damadın bir arkadaşını getirdiler o işin başına ve damat şu açıklamayı yaptı. Ekim ayından itibaren enflasyon düşüşe geçecek. Ne kadar güzel değil mi?

ŞEREFİN, ONURUN, HAYSİYETİN VARSA UÇAĞI YARIN SABAH İADE EDERSİN

Defalarca söyledim yine söyleyeyim. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ne onun tepesindeki insan bir başka ülkeden büyük paralar ödenmiş hibeler kabul edemez. Kabul ettiği andan itibaren o devlete karşı gebe kalır. Bunu ben Cumhurbaşkanlığı için söylüyorum. Bir de kamu görevlileri etik davranış ilkeleriyle, başvuru usul ve esasları hakkında bir yönetmelik var. 13 Nisan 2005’te Resmi Gazetede yayımlanmış. Yani kamu görevlilerinin ahlaki kuralları nedir, bu kurallara ve ilkelere nasıl uyacaklar? Bunu anlatıyor, yönetmelikte bunu anlatıyor. Yönetmeliğin bir bölümünde şöyle söylüyor: “Kamu görevlilerinin hediye almaması, kamu görevlisine hediye verilmemesi ve görev sebebiyle çıkar sağlanmaması temel ilkedir” diyor. Devam ediyor: “Kamu görevlileri yürüttükleri görevle ilgili bir iş, hizmet veya menfaat ilişkisi olan gerçek veya tüzel kişilerden, kendileri yakınları veya üçüncü kişi veya kuruluşlar için doğrudan doğruya veya aracı eliyle herhangi bir hediye alamazlar ve menfaat sağlayamazlar.”

Bir şey daha söylüyor. Birisi hediye verdi diyor, ama hediyeyi onun bulunduğu makama verdi. Al sen makam aracını kullan, o da aldığı makam aracını demirbaşa kaydetti. Bu yönetmelik diyor ki, “onu yapamazsın” diyor. Makam aracını bağışlasa bile, devletin demirbaşına kaydetseniz bile, “onu alamazsın” diyor, etik kurulu diyor. Şimdi devletin odacısına, devletin müdürüne, devletin genel müdürü için getirilen bu kurala, devletin tepesindeki adam uymuyor. Aşağıdaki adam kurallara uyacak, şu ahlaki kurallara uyacaksın deniyor, tepedeki adam ben uymam diyor. Kadar Emir’inden hibe uçak aldım diyor, ona bineceğim diyor. Söyledim yine söylüyorum, şerefin varsa, onurun varsa, haysiyetin varsa uçağı yarın sabah iade edersin.

CAMİLER VE DİN GÖREVLİLERİ HAFTASININ KONUSU YİNE BENİM, YANİ KEMAL KILIÇDAROĞLU

Efendim camiler ve din görevlileri haftası vardır. Bu haftaya zaman zaman siyasi partilerin temsilcileri de katılıyoruz. Tabii Erdoğan da bu toplantılardan birisine 4 Ekim’de katıldı. Gönül neyi ister din görevlileri ve camiler haftasında? Erdoğan gider oraya, yani bir ülkenin cumhurbaşkanı gider, sevgiden hoşgörüden inançlara saygıdan tarihimizden güzel örnekler vererek bunları anlatır, sevgiyi hoşgörüyü nasıl egemen kıldığımızı, İslam dünyasının yaşadığı sorunları, akan kanları ve o akan kanlar dolayısıyla bizim önlem almamız gerektiğini, İslam dünyasının bilim üretmesi gerektiğini, üniversitelerin bilgi üretmesi gerektiğini anlatması gerekir. Adaletten bahsetmesi lazım, sevgiden, hoşgörüden, birlikte yaşamaktan bahsetmesi lazım, İslam’ın bir barış dini olduğunu anlatması lazım ve din görevlilerine de, bu sevgiyi hoşgörüyü muhabbeti bütün Türkiye’ye anlatın demesi lazım. Ama bunu yapmıyor. Camiler ve din görevlileri haftasında konusu yine benim, yani Kemal Kılıçdaroğlu.
Ne diyor? “Şimdi çıkmış bakıyorsun, ezandan bahsediyor kurandan bahsediyor. Sen ne anlarsın ezandan, sen ne anlarsın kurandan. Samimi ol, sadece milleti aldatmak için çıkıp da, işte bir tarafta ezan diyeceksin, bir tarafta kuran diyeceksin, bunları bir araya getirme zaman zaman cenaze namazlarında görünmek suretiyle bu milleti aldatmaya kalkma” diyor.

DEDEM SEYYİD

Beni tanımıyor. Tanıyor da, tanımak istemiyor, işine gelmiyor. Kendimden bahsedeyim özür dileyerek, özür dileyerek kendimden bahsedeyim. O sağır da duysun. Benim atalarım, benim dedelerim İran’ın Horasan’ından Türkiye’ye gelmişlerdir. Benim dedelerim benim atalarım Selçuklu Döneminde buraya gelmişlerdir. 1000 yıllık bir kalmışlığımız vardır Anadolu topraklarında. Anadolu erenleri olarak geldiler Anadolu’ya. Yunus Emre gibi, Hacı Bektaşi Veli gibi, Mevlana gibi Anadolu erenleriydi. Anadolu’nun Türkleşmesini sağladılar bunlar. Benim büyük dedemi bilmek istiyorsan söyleyeyim. Mekânı Akşehir’dedir, adı Seyit Mahmudi Hayrani’dir.

SEN KİM OLUYORSUN DA, BENİM MÜSLÜMANLIĞIMI SORGULUYORSUN?

Bir dönem sandukası çalınır Seyit Mahmudi Hayrani Türbesindeki sandukası çalınır. Sanduka bulunur ve o sanduka şu anda Türk İslam Eserleri Müzesindedir. Sen kim oluyorsun da, benim Müslümanlığımı sorguluyorsun, kim oluyorsun?

Benim ailemi, soyumu sopumu öğrenmek istiyorsan sana bir kaynak daya göstereyim. Yüzlerce kitap vardır bu konuda yazılmış, benim atalarımı anlatan kitaplar da var. Ama sen işin kaynağından öğrenmek istiyorsan Nakibül Eşraf defterleri vardır ve bu defterler İstanbul Müftülüğündedir. Gideceksin, Nakibül Eşraf kayıtlarına bakacaksın, benim kim olduğumu oradan öğreneceksin, benim atalarımın kim olduğunu oradan öğreneceksin.

BENİM İNANCIMI SORGULAMAK İÇİN SANA YETKİYİ KİM VERDİ?

Bir şeyde haklı, benim Müslümanlığım, benim Müslümanlık anlayışım ona asla benzemez. Çünkü ben yalan söylemem o yalan söyler, ben kul hakkı yemem o kul hakkı yer, ben haram yemem o haram yer, ben devletin hazinesine el uzatmam, o devletin hazinesini soyar. Benim inancımı sorgulamak için sana yetkiyi kim verdi? Benim inancımı sorgulamak için sana kim verdi bu yetkiyi? Sen kim oluyorsun da böyle bir yetkiye sahip olduğunu çıkıp din adamlarının önünde söylüyorsun. İnsanın biraz Allaha Kurana saygısı olur, dine imana saygısı olur, insana saygısı olur. Haramzadelerden bu ülkeye hayır gelmez. Sen kim oluyorsun da benim inancımı sorguluyorsun? Haramzadelerden bu ülkeye hayır gelmez.

HİÇ KİMSE İSMET İNÖNÜ'YÜ ALDATMADI VE KANDIRMADI

Son sözü İnönü bağlamında söyleyeceğim. 45 yıl önce hayatını kaybetmiş, hayatı savaş meydanlarında geçmiş. Türkiye’nin tapusu Lozan’ın kahramanıdır. Yemen’de Afrika’da savaş meydanlarında çarpışmış. Neyini söyleyeyim İnönü’nün, insana saygılı, inancına saygılı, her inanca saygılı, her kimliğe saygılı. Siz kalkıyorsunuz İnönü üzerinden beni vurmaya çalışıyorsunuz, İnönü üzerinden. Efendin İnönü böyle, ne olmuş? Amerikan bayrağını sallamış. Bir bakıyorsunuz, Amerikan ve Türk Bayrağı ikisi beraber ve İnönü bir karşılamada bunu tutuyor. İlber Ortaylı’nın dediği gibi, devlet geleneğidir, yabancı birisi geldiği zaman Türk ve o ülkenin bayrakları birlikte taşınır. Havaalanından gelirken görürsünüz, bir devlet başkanı varsa, o ülkenin bayrakları asılır. Adam devlet geleneğini dahi istismar edecek kadar acziyet içinde. Devlet geleneğinde var.

İSMET İNÖNÜ HİÇBİR ZAMAN ORTADOĞU PROJESİNİN EŞBAŞKANI, BİRİLERİNİN KULU KÖLESİ OLMADI

İsmet İnönü hakkında yalnız şunu söyleyebilirim. Hiç kimse İsmet İnönü’yü aldatmadı ve kandırmadı. İsmet İnönü hiçbir zaman Ortadoğu projesinin eş başkanı olmadı, birilerinin kulu kölesi olmadı. İsmet İnönü, kendi iradesiyle –dünyada örneği tektir- 1947’de çok partili hayatı getirdi ve kendi iradesiyle yenildiği zaman gazeteciler soruyorlar “kaybettin İsmet Paşa yenildin” diye. “Bu yenilgi benim en büyük zaferimdir, çünkü ben bu ülkeye demokrasiyi getirdim” diyecek kadar erdem sahibidir.

SEN KENDİ TOPRAĞINI TERK ETTİN, SÜLEYMAN ŞAH TÜRBESİNİ DE KAÇIRDIN, BU AYIP BİLE SANA YETER

İsmet İnönü hiçbir zaman “keşke Yunan kazansaydı, en azından halife kalırdı” diyen hainin önünde secdeye durmadı. İsmet İnönü hiçbir zaman devletin kozmik odasını terör örgütlerine açmadı. İsmet İnönü hiçbir zaman kendi topraklarını terk etmedi. Sen kendi toprağını terk ettin, Süleyman Şah Türbesini de kaçırdın. Bu ayıp bile sana yeter.

 Aşık Veysel’in güzel bir deyişi vardır. Aşık Veysel şöyle söyler: “Aldanma cahilin kuru lafına, kültürsüz insanın külü yalandır. Hükmetse dünyanın her tarafına, arzusu hedefi yolu yalandır.” Tarif ettiği kişi de Erdoğan’dır.

KemalKılıçdaroğlugruptoplantıı dedemseyidhayraniHorasanAnadolu