Önce İnsan Sonra Haber

Kutuplaşmayı iktidar yarattı...

Askerin Türkiye’de siyasete müdahale etmemesini sağlamanın esas yolu, sivil siyasetin demokrasiyi kurallarıyla, değerleriyle benimsemesi ve bundan taviz vermemesidir. Çünkü demokrasi işlemediği zaman bundan yararlanan demokrasi karşıtı güçler olmaktadır.

Gündem 18 Eylül 2019 Çarşamba / 4 hafta önce
Kutuplaşmayı iktidar yarattı...

Ekleyen: Kozmiktürk

Eski Milletvekili, CHP'nin son Cumhurbaşkanı Adayı Muharrem İnce, "Kutuplaşma kavramını, çoğulculuk kavramını olumsuzlaştıracak yönde kullanmak doğru değildir. Özellikle toplumda azınlık-çoğunluk ayrışması yaratmalarını, siyasal iktidarın ya da partilerin kendilerinden olmayanları dışlamalarını çoğulculukla meşru kılmaya çalışmak çok yanlıştır dedi.  İnce Türkiye'de kutuplaşmanın ortadan kalkması için tahribatları gideren, onarıcı ve benzer durumların yaşanmaması için gerekli önlemleri almak gerektiğini kaydetti.

İnce T24'e verdiği röportajda çarpıcı değerlendirmeler yaptı. İnce'nin ifadelerinden bir bölüm şöyle:

-Türkiye’nin birçok kadim sorunu bulunuyor. Ama belki de bu sorunların ulaştığı son nokta "kutuplaşma." AKP iktidarının özellikle 2007 sonrası uygulamalarıyla ortaya çıkan bir kutuplaşmadan söz ediliyor. Önce Türkiye’deki kutuplaşmayı nasıl adlandırmalıyız?

Muharrem İnce: Kutuplaşmayı bir toplumun, başta kültürel alan olmak üzere hemen her alanda birlikte hissetme, birlikte davranma, birlikte yaşama gibi temel davranışlarında birbirinden uzaklaşması olarak anlıyorum. Kutuplaşma, toplumun kendi içindeki kültürel çoğulculuğu ile karıştırılmamalıdır. Toplumlar ne kadar ortak değerler, kurallar oluşturursa oluştursun, kendi içlerinde çoğulcudurlar. Aslında toplumdaki belli değerler ve davranışlar etrafında oluşan çoğulcu yapının yarattığı ayrışma ve rekabet demokrasinin olmazsa olmazıdır. Toplumda iktidarda bulunanlara meydan okuma, daha iyi yapabilirim, yapabiliriz iddiasının oluşması ancak böyle bir çoğulcu yapının varlığıyla mümkündür. Yaşamakta olduğumuz kutuplaşmayı, bu tür ayrışma ve rekabet ile karıştırmamak gerekir.

Kutuplaşma kavramını, çoğulculuk kavramını olumsuzlaştıracak yönde kullanmak doğru değildir. Özellikle toplumda azınlık-çoğunluk ayrışması yaratmalarını, siyasal iktidarın ya da partilerin kendilerinden olmayanları dışlamalarını çoğulculukla meşru kılmaya çalışmak çok yanlıştır. Kutuplaşma, farklılıklarla birlikte yaşamanın zorlaştığı, kuralların, toplumsal ideallerin ortak değerler üzerine oturmadığı bir durumu ifade eder. Burada bahsettiğimiz kutuplaşma toplumdaki etnik, dini ve sınıfsal farklılıkların doğal uzlaşmazlık ve çatışma durumlarından kaynaklanan sorunlardan farklıdır. Zaman zaman bu çatışmalara ilişkin referanslar taşısa da, yaşamakta olduğumuz kutuplaşmada esas itibarıyla iktidardaki siyasal partinin bilinçli bir biçimde uyguladığı politikaların sonucu ortaya çıkan bir durumu ifade ediyoruz. Bu ülkede bin yıldan fazladır Alevi-Sünni farklılaşması var. Ama bu farklılaşmanın bütün sorunlara rağmen iki farklı toplum yaratması başka bir durumdur.

- Kutuplaşma olarak bahsedilen durumu sizce sadece bir yaşam tarzı ayrışması olarak mı görmeliyiz?

Türkiye’deki kutuplaşma genelde yaşam tarzı üzerinden okunmakta. Modernliğe uyum sağlamış bir yaşam ile dini değerler üzerinden şekillenen veya şekillendirilmeye çalışılan bir yaşamın yarattığı bir gerilim olarak anlaşılmakta. Bu değerlendirmenin doğru olmadığını düşünüyorum. Özellikle buradan yola çıkılarak Türkiye’nin Cumhuriyet'le birlikte bir medeniyet değiştirdiği ve bu nedenle de bölünmüş olduğu iddiasına katılmıyorum. Bu iddia ne Türkiye’nin tarihiyle, ne de yaşamakta olduğumuz sorunlarla uyumludur. Böyle bir bakış, yaşanan sorunlarda bugünkü iktidarın politikalarının rolünü görmemekten kaynaklanıyor. Sorumluluk bugünkü iktidardan alınıyor ve yanlış bir şekilde tarihe yükleniyor.

Türkiye’deki kutuplaşmanın temelinde eşitsiz ekonomik gelişme yatmaktadır. Bu temel gerçeği atlayarak kutuplaşmayı batıcı-doğucu, modernist-İslamcı, laik-anti laik gibi tamamen kültürel kavramlarla açıklamak sorunların anlaşılmasını zorlaştırıyor. Elbette bir insanın yaşam tarzı, tüketim alışkanlıkları, özel yaşama ilişkin tercihleri, eğlenme biçimleri vb. onun kimliğinin, karakterinin bizlere yansıyan yüzüdür. Modern toplum bireye, yurttaşa dayanır. Onun özgürlüğünü esas alır. Bu nedenle yaşam tarzları tümüyle gelenek, adet ve inanç gibi kültürel kalıplara indirgenemez. Bu tür bakış açıları zaman içinde meydana gelen önemli siyasal dönüşümleri, farklı kümeler, kesimler, kutuplar arasındaki geçişkenlikleri görmemizi engelliyor.

Önerim Türkiye’de yaşanan sorunları kültürel ve siyasi olduğu kadar sosyo-ekonomik boyutları itibarıyla da ele almaktır. Ekonomik dönüşümleri dikkate almadan sadece kültürel etkenlere, ideolojik söylemlere ve etnik farklılıklara bakarak açıklamak bugünkü kutuplaşmayı anlamamızı sağlamaz.

AKP döneminde tırmanan kutuplaşma, AKP’nin geliştirdiği dini söylem üzerinden bireyi dışarıda tutan, onun yaşamındaki özel bağlamları dikkate almayan, herkesi aynı ya da öyle olması gerekti gibi düşünmeye zorlayan bir kurgunun topluma dayatılmasıdır. Bu dayatmadan kaynaklanmaktadır. Bu dayatma bireyin yaşama tutunmasında rol oynayan tarikat, hemşerilik, etnik köken bağları kullanılarak yapılmaya çalışıldı.

Cumhuriyet toplumumuzu, büyük çoğunluğu Sünni bir toplum olarak tanımlamadı. Kendimizi modern bir toplumun olması gerektiği biçimde ama kendi geliştirdiğimiz, kendi irademizle kabul ettiğimiz bir hukuka göre tanımladı. Hukuka dayalı bir toplumun kuralları bireyleri önce birbirine karşı sorumlu yapar. Hiçbirini özel nedenlerden dolayı birbirinden ayrı tutmaz.

Oysa AKP iktidarı tersini yapmaya çalıştı. Hukuka dayalı modern bir toplum olmak yerine inanç temelli bir toplum olduğumuz gerçeğinden hareket ederek toplumsal yaşamı düzenlemeye kalkıştı. Onunla uyumlu hukuk kuralları koymaya çalıştı. Yaşamakta olduğumuz kutuplaşmanın altında bu yatmaktadır. AKP bu yaklaşımı ile iktidar için gerekli seçmen desteğinin bu şekilde konsolide edileceğine, bir arada tutulacağına inandığı için tercih etti. Ama AKP’nin bu tercihi, günümüzün temel sorunlarından biri haline geldi.

Çünkü kutuplaşma gündelik yaşamımızda belli toplumsal kesimlerin diğerlerine karşı husumet yaratan davranışlar içine girmesine neden olmakta. Hemen her gün bireyin sadece kendisini ilgilendiren giyim, eğlence ve siyasal tercihlerine yönelik saldırılarla karşılaşmaktayız. Sokaktaki yaşama, kendini ahlak zabıtası ilan eden, pencereden etek boyu ölçmeye kalkışan bir Cumhurbaşkanımız var.

- Sizce Türkiye kutuplaşmayı nasıl aşacak?

Elbette Türkiye’de kutuplaşmayı aşmak durumundayız. Önce kutuplaşmanın boyutları veriler düzeyinde ortaya konulmalıdır. Fotoğrafın tümünü görmemiz gerekir. Bu konuda yapılmış çok sayıda araştırma var.

Kutuplaşmanın yurttaşlarımız arasındaki mesafeleri hangi noktalarda ve ne ölçüde açtığını bilmeliyiz. Önemli bir soru, siyasal aktörler arasındaki kutuplaşmanın toplumda nasıl ve ne ölçüde karşılık bulduğudur. Şayet kutuplaşma topluma yayılıyorsa ki ben o kanaatteyim, yapmamız gereken tahribatları gideren, onarıcı ve benzer durumların yaşanmaması için gerekli önlemleri almak olmalıdır. Çünkü kutuplaşma bizlerin toplumsal sorunlarla ve birey olarak kendi gerçekliklerimizle yüzleşmemizi önlemektedir. Toplum olarak sorunlarımızı sağlıklı biçimde çözmemizi engellemektedir.

Hukukun üstünlüğünü esas alan bir hukuk devleti olmadıkça bu sorunları yaşamaya devam edeceğiz. Temelde yurttaş ve insan haklarının her şeyin üstünde olduğu bir hukuk devletine, hakların ihlali konusunda sıfır toleransa sahip yurttaşlardan oluşan bir topluma ihtiyacımız var. Bunu sağlamak için toplumsal katılım kanallarını genişletmek ve çeşitlendirmek için çalışmalıyız. Çünkü eksiksiz bir hukuk devleti ancak katılımı ve özgürlükleri artıran bir demokrasi anlayışı ile mümkün olabilir. Temel sorunlarımızın çözümünü hukuk devletinde ve demokraside aramalıyız.

Özellikle Erdoğan toplumdaki ayrışmaları sert ideolojik kalıplara dökmeye çalışmaktadır. Kendi tarafı ile karşı taraf arasındaki ideolojik mesafenin olabildiğince açılmasını amaçlamaktadır. Öyle ki CHP ve son zamanlarda HDP bu ülkenin meşru ve yasal partileri değil de düşman güçleri olarak gösterilmektedir. Bu düşünce ve davranışların insanların zihinlerinde yer etmesi için her türlü yalana, çarpıtılmış bilgiye başvurabilmektedir.

Kutuplaşmanın yumuşatılması için gerekli önlemlerden biri seçim sisteminin doğurduğu adaletsizliklere son verilmesidir. Seçim sistemi alınan her oyun temsilini sağlayacak şekilde yeniden düzenlenmelidir. Bir baraj konulacaksa bu %2’den yukarı olmamalıdır.

En önemlisi kutuplaşmanın ekonomik ve siyasi temellerini ortadan kaldırmaktır.

Kutuplaştırıcı faaliyetlerin iktidarla bağlarının kopartılması, iktidarın hizmet ettiği yurttaşlarına eşit davranması gerekir. Son yıllarda iktidar tarafından kamu kaynakları belli kesimlere aktarılmakta, diğerleri ise dışlanmaktadır. Kim olduğuna bakılmaksızın tüm yurttaşların eşit derecede yararlanması gereken bu kaynakların partizanca veya ahbap çavuş ilişkilerine göre dağıtılmasına son verilmelidir.

Siyasi partilerin yapısı kayırmacı ilişkilere izin vermeyecek şekilde değiştirilmelidir ki daha sonraki iktidarlarda da benzer durumlar yaşanmasın.

Dikkatle incelenecek olursa görülecektir ki, kültürel olarak nitelendirdiğimiz kutuplaşmaların arkasında bu adaletsiz kaynak dağıtımı mekanizmaları yatmaktadır.

Kutuplaşan toplumlarda hak kavramı yerini ayrıcalık kavramına bırakır. Bu nedenle ayrıcalık yaratan politikaları ve uygulamaları sonlandırmak için büyük bir mücadele vermeliyiz. Devletin asli görevleri arasında yer alan iş ve işlemlerin iktidar yanlılarına devrinin bitirilmesi, önceliğimiz olmalıdır.

Türkiye’de ordu ile siyaset arasındaki ilişki hep gerilimli oldu. Türkiye geçmişte, ordunun seçilmiş hükümetler üzerinde kurduğu baskılara, askeri müdahale ve darbelere de sahne oldu. Birçok yasal değişikliğe rağmen 15 Temmuz’da görüldü ki, ordu siyasete müdahale etmenin de ötesine geçmiş, içinde bir terör örgütü örgütlenmiş. Silahlı kuvvetlerin bu durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz.

Türkiye’de ordu ve siyaset kurumu arasındaki gerilimlerin bedeli çok ağır oldu. Yaşanan darbeler ve darbe girişimleri, Türkiye’nin demokrasi yolculuğunu kesmekle kalmadı, her defasında önüne aşılması zaman alan barikatlar oluşturdu. Hala 12 Eylül’ün etkilerini tartışırken, 15 Temmuz’u yaşadık. Bu konuyu sadece “ordu vesayeti”, siyasetteki tıkanma ya da sapma durumunda ordunun son sözü söylemesi gibi görmek doğru değildir. Vesayet ya da kurtarıcılık anlayışı, sadece ordunun yapısından yola çıkılarak anlaşılamaz.

Kabul etmeliyiz ki sorun çok boyutludur. Türk ordusu, bu devletin kurucu kadrolarını çıkaran yapıdır. Ulusal Kurtuluş Savaşı vermiş ve bunu kazanmış bir ordudur. Kendi içinden bir sivil devlet yapısı çıkarmayı başarmıştır. Bu yönleriyle halkımızın geçmişte her zaman en güvendiği kurumlardan biri olmuştur. Bunda ordu kadrolarının halkın içinden gelmesinin, tüm erkek çocuklarının belli bir yaşta askerlik görevi yapmış ve yapıyor olmasının payı da vardır. Ordu, aslında halkın dışında bir kurummuş gibi değerlendirilemez. “Vatan görevi”, “Peygamber ocağı” gibi kutsal değerlerin atfedildiği bir kurumdur. Türkiye’de ordu önemlidir. Önce bunu kabul etmeliyiz. Ayrıca, bu ordunun, güçlü bir ordu olması da bu bölgenin gerçeğidir.

Herhangi bir devlette ordunun siyaset dışı olduğunu söylemek mümkün değildir. Ordu, devlete sağlanan meşru şiddet kullanma hakkını temsil eder. Devletin içeride ya da dışarıda şiddet kullanması, başından sonuna siyasi bir konudur. Eğer deniliyorsa ki kararları sivil yetkililer versin, bu zaten yapılmalı. Ama kararlar da silahlı kuvvetlerden gelen bilgilere dayalı olarak verilmekte zaten.

Geriye silahlı kuvvetler personelinin kamuoyunda konuşmasına yönelik bir itiraz kalmaktadır.

Sorun orduların siyasetin içinde olmaları değil, demokratik siyasetin kurallarının içinde kalıp kalmadıklarıdır. Türkiye’de ordunun başaramadığı budur. Türk ordusu ne yazık ki demokratik siyasetin kurallarına bağlı kalma konusunda olumlu bir geçmişi bize miras bırakamadı.

Diğer yandan, bir ülkenin sivil siyaseti demokratik değilken ordusunun demokratik olmasını istemek, öyle olması gerektiğini söylemek anlamsızdır. Kendisine silah verilmiş insanların sadakati, her zaman silahı veren gücün niteliğine bağlıdır. Askerin Türkiye’de siyasete müdahale etmemesini sağlamanın esas yolu, sivil siyasetin demokrasiyi kurallarıyla, değerleriyle benimsemesi ve bundan taviz vermemesidir. Çünkü demokrasi işlemediği zaman bundan yararlanan demokrasi karşıtı güçler olmaktadır.

muharremincekutuplaşmaaskermüdahale