Önce İnsan Sonra Haber

Srebrenitsa: Vahşi Batı'nın kanlı dişi…

BM, Srebrenitsa’yı ‘Güvenli Bölge’ ilan etmişti. Sonradan anlaşıldı ki bu aslında Boşnakları ‘güvenli şekilde yok edebilmek için kılıf’tan ibaretti. Çünkü bu sayede Boşnakların elinden silahlarını alıp korumasız hale getirdiler. Ardından da barbar Sırpların kanlı ellerine teslim ettiler.

Gündem 12 Temmuz 2019 Cuma / 5 ay önce
Srebrenitsa: Vahşi Batı'nın kanlı dişi…

Ekleyen: Kozmiktürk

HAKAN ŞANLITÜRK yazdı...

Kozmiktürk-Özel

20. yüzyılın sonuna doğru Avrupa'nın göbeğinde ‘medeni batı!’nın seyrettiği, örtülü de değil açık destek verdiği bir vahşet, dram yaşandı. Etnik temizlik, soykırım, sistematik tecavüz, kültürel soykırım gibi bütün insanlık dışı suçları barındırıyordu.

43 ay süren savaşta, işgalciler binlerce Boşnak’ı plânlı ve sistemli bir şekilde katletti. .

Srebrenitsa mezalimin, gözü dönmüşlüğün, katliamın sembolü oldu. Savaşın başlamasından sonra her türlü imkana, teçhizata, desteğe sahip Sırplara direnemeyen Boşnakların çoğu Srebrenitsa ve civarına kaçmak zorunda kaldı. BM, Srebrenitsa’yı ‘Güvenli Bölge’ ilan etmişti. Sonradan anlaşıldı ki bu aslında Boşnakları ‘güvenli şekilde yok edebilmek için kılıf’tan ibaretti. Çünkü bu sayede Boşnakların elinden silahlarını alıp korumasız hale getirdiler. Ardından da barbar Sırpların kanlı ellerine teslim ettiler.

11 Temmuz 1995’te Sırp kuvvetleri güvenli bölge Srebrenitsa’yı işgal etti. BM Koruma Gücü’nün Hollandalı askerleri, Sırpların önünden çekildi, adeta ‘buyur Boşnakları katlet’ diye davetiye çıkardı. Sırp işgalciler, bebek, çocuk ve kadınlar dâhil olmak üzere 8 – 12 bin Boşnak’ı katlederek toplu mezarlara attı. Türk – Boşnak - İslâm eserlerini tahrip etti. Akla gelmeyecek her çeşit vahşeti sergiledi. Ne gariptir ki Sırplar bunları yaparken BM adına orada bulunan Hollandalı askerlerin komutanları Sırp komutanlarla alem yapıyordu, kadeh tokuşturuyordu.

11 Temmuz 1995 tarihinde Tuzla’ya doğru götürülen bir grup Müslüman’ın uğradığı feci sonu bir görgü şahidi şöyle anlatıyor:

“Sırp askerleri, esir aldıkları 100’den fazla Müslüman erkeği, kadını ve çocuğu bıçaklarla yavaş bir şekilde boğazlamışlardı. Çocukları da annelerinin önünde boğazlamaktan geri kalmamışlardı…”

Bosna-Hersek Savaşı süresince Bosna Sırp Cumhuriyeti Ordusu’nun bünyesinde Rus, Yunan, Ukraynalı, Beyaz Rus, Romen, Bulgar ve Kozaklardan 10 bin civarında gönüllü Ortodoks’un savaşa katıldığı tespit edildi.

Eski polis şefi ve özel kuvvetler mensubu Naser Oriç komutasındaki Boşnakların yerel savunma kuvvetleri Sırpları mağlup etti. 1992’nin Mayıs’ında Srebrenitsa’yı kurtarmayı başardı. Fakat Naser Oriç’in komutası altında vatanları için mücadele eden bu kahraman Boşnaklar, Batı kamuoyunda ‘radikal İslâmcılar’ olarak takdim edildi.

Sırp kuvvetleri, Srebrenitsa’yı kuşattı. Müslümanların diğer yerlerle irtibatını kesti. Buradaki halkı adeta rehin olarak tuttu. Sırp çetecileriyle, askerleri, hiçbir insanî yardımın yapılmasına müsaade etmedi. Su kaynaklarını kapattı, elektriği kesti. Srebrenitsa, insan dışkısının, pis kokusunun hâkim olduğu büyük bir mülteci kampı hâline getirildi.

Kuşatma altında Srebrenitsa Hastanesi’nde ilaç olmadığından dolayı 320 kişi hayatını kaybetti. Her gün ortalama 5 kişi enfeksiyondan ölmüş ve her gün hastaneye en az 30 yaralı getirilmişti. Naser Oriç’in komutasındaki Boşnaklar karşı taarruza geçerek Sırpları püskürtmüşlerdi. Bu çarpışmayı gören şahitlerden biri hadiseyi şöyle anlatıyordu:

“Bodrumda bekleşiyorduk. Her beş saniyede bir top patlıyordu. Bir ara balkona çıktım. Biraz sonra yanımdaki duvara makineli tüfek mermileri saplandı. Tekrar bodruma gittim. Silâh sesleri çok yakınımızdan geliyordu. Artık burada öleceğimize kanaat getirdik. Birden kasabadan dışarıya doğru atılan top sesleri işittik... Tekrar yukarı çıkıp dışarı baktım. Yüzden Ne gariptir ki, Naser Oriç’in bu başarısından sonra yapılan telsiz anonsuyla, Srebrenitsa’nın güvenli bölge olarak ilân edildiği duyurulmuştu.”

Yiğit mücahit ve Srebrenitsa’nın efsane komutanı Naser Oriç, Batılıların Bosna-Hersek’in parçalanmasına taraf ve Müslümanların yok edilmesine göz yumarken, Türkiye gibi büyük bir gücün, savaş boyunca Boşnakları desteklemesinin ‘onur verici’ olduğunu vurgulamıştır. O, Sırpların, Boşnakları Türk gördüklerini ve bu sebeple yok etmeye çalıştıklarını şöyle dile getirdi:

“Türk halkının Boşnak halkıyla aynı duyguları paylaşması bizim için çok değerlidir. Biz Boşnak’ız, ama Sırplar savaşta bize hep ‘Türkler’ diye hitap ediyordu. Kendi aralarında konuşurken de Sırplar bize Boşnak değil hep Türk diyorlar. Biz (Osmanlı döneminde) beş asır birlikte yaşadık. Sırplar bize hiçbir zaman ‘Müslüman’ olarak seslenmediler. Bizi her zaman ‘Türk’ diye çağırdılar. Türkiye’nin bizim üzerimizde sorumluluğu olduğunu ve Balkanlar’daki varlığını daha fazla hissettirmesi gerektiğini düşünüyorum.”

Sergilenen vahşeti aktaran şu ifadeler de dikkat çekicidir:

“BM tarafından bölgeye Kanadalı askerlerin yerine Hollandalılar gönderilmişti. Fakat savaşın başlamasıyla birlikte, özellikle 1995’in ilk günlerinden itibaren Temmuz 1995’teki işgale kadar, Sırplar, abluka uygulamış ve neredeyse hiçbir ilaç, tıbbi malzeme, yiyecek ve halkın hayatını sürdürmesi için gereken temel ihtiyaç maddelerinin geçmesine müsaade etmemişlerdi. Elektrikle suyu kesmişlerdi. Halkın içecek suyu dahi kalmamıştı. Sırplar nadiren geçmelerine izin verdikleri yardım konvoylarındaki yiyeceklerle içecekleri ve kasabanın yakınından geçen ırmağı zaman zaman zehirlemişlerdi. Sırpların bu zulmünün yanı sıra, halkı korumakla görevli olan BM Barış Gücü askerlerinin bir kısmı iğrenç davranışlarda bulunmuşlardı. Onlar, bir parça yiyecek ve yardım karşılığında aç olan kadınlarla kızları ilişkiye girmeye zorlayacak kadar alçalmışlardı…”

Yine diplomat ve siyaset adamı David Owen; “Şiddet, hırsızlık, gasp, karaborsa ve fuhşun son derece yaygınlaştığını, Srebrenitsa yerlileriyle mülteci Boşnaklar arasında tartışma ve kavgaların yaşandığını, tehlikeye en çok savunmasız çocuk, kadın ve yaşlıların maruz kaldıklarını, 50 bin civarında insanın hayatını sürdürmeye çalıştığı Srebrenitsa Güvenli Bölgesi’nin büyük bir mülteci kampı hâline geldiğini” vurguluyordu.

İşte böylesine ağır şartlarda hapsedilen Boşnaklar 3 yıl boyunca direnmeyi başarmışlardı. Srebrenitsa’nın efsane Boşnak Komutanı Naser Oriç, kendisi ve askerlerinin Srebrenitsa bölgesini üstün gayret, fedakârlık ve başarıyla müdafaa ettiklerini anlatırken şöyle diyordu:

“...Bosna-Hersek’in hiçbir komutanı ben ve askerlerimin Srebrenitsa bölgesini savunduğu kadar başka bir bölgeyi savunmadı. Hiçbir komutan ben ve askerlerimin Srebrenitsa bölgesini birleştirdiğimiz kadar diğer bölgeleri birleştirmeyi başaramadı.”

Temmuz 1995’te Sırpların Srebrenitsa’ya taarruz ettikleri günlerde, Hollandalıların Sırplarla işbirliği yapmaları Naser Oriç’in iddialarını doğrulamıştı. Neticede 1995’te Srebrenitsa düşmüştü ve soykırım yapılmıştı.

Bunun haberini alan Naser Oriç, üzüntüden yıkılmıştı. O, düşünce ve duygularını şöyle özetlemişti:

“...Srebrenitsa... Bu benim içimdeki en büyük yaradır. Ne kadar yaşayacağımı bilemiyorum. Ama sanırım beni öldürecek tek yara budur.”

Bosnalı ünlü roman yazarı İsnam Talyiç, Srebrenitsa’nın Öyküsü adlı kitabında, Sırpların korkulu rüyası Naser Oriç’in Srebrenitsa’dan gidişinin meydana getirdiği boşluğu şu sözlerle dile getirmişti:

“Naser burada olsaydı, onu kimse aldatamazdı. O, Çetniklerin Srebrenitsa’ya girmesine izin vermezdi. O, burada olsaydı, kendilerini neyin beklediğini bilen Çetnikler saldırmaya cesaret edemezlerdi.”

Ratko Mladiç, Milenko Jivanoviç, Radislav Kırstiç ve Bosna Sırp Ordusu’nun diğer yüksek rütbeli subayları, Srebrenitsa’nın boş caddelerinde zafer yürüyüşü yaparken, Srebrenitsa meydanında Bosna Sırp Ordusu Başkomutanı General Ratko Mladiç yaptığı konuşmada şunları söylemişti:

“11 Temmuz 1995’te Sırpların Srebrenitsa’sında bulunuyoruz. Bugün Sırplığın yeni bir bayramıdır. Bu kasabayı Sırp milletine hediye olarak sunuyoruz. Nihayet bu alanda, Osmanlılara karşı giriştiğimiz ayaklanmanın hatırasına, Türklerden intikamımızı alma anı gelmiştir.”

HAÇLI KAFASI...

Müslümanlara karşı düzenlenen saldırılara ve yapılan soykırıma ‘gönüllü’ Ruslar ile ‘gönüllü’ Yunanlılar da katılmıştı. Bunlar doğrudan doğruya Ratko Mladiç ve Radovan Karaciç’in emrinde bulunuyordu. Nitekim General Ratko Mladiç, sonradan Srebrenitsa soykırımına katılacak olan Yunanlılardan meydana getirilen bir birliği, 1995’in Mart’ında Drina Kolordusu’nun bünyesine dâhil etmişti. Bu düzenlemeyle ilgili haberler Sırp basınında da yayınlanmıştı. Her fırsatta Ratko Mladiç, Yunanlıların kendilerine sağladığı yardımlardan dolayı memnun olduğunu ifade etmiş ve onlardan övgüyle bahsetmiştir. Örneğin, 31.12.1995 tarihinde Han Piyesak yakınlarındaki Çırna Riyeka’da, yılbaşı kutlamalarının yapıldığı sırada Ratko Mladiç, Yunan gönüllülerinin komutanı Antoni’yi överken şunları söylemiştir:

“Yunanistanlı kardeşlerimiz bize yardım ettiler. İki Yunanlıdan biri Antoni olsaydı ve iki Sırptan biri Antoni olsaydı işimiz kolaylaşacaktı. İki Rustan birinin Antoni olduğunu söyleyebilsem savaşımız çok daha kolay geçecekti.”

Radovan Karaciç de Yunanistan’la temaslarını gizlemeden sürdürmüş ve bunu açıkça söylemekten çekinmemişti:

“Bugün bizim çok dostumuz yoktur. Halihazırda sadece Yunanlılar ve Tanrı bizimle birliktedir.”

Gönüllü Ortodoks Yunanlılar ile Ruslar, Bosna Savaşı süresince çeşitli cephelerde, Sırpların saflarında savaşa katılmışlardı. Bununla birlikte Bosna Sırp Cumhuriyeti Ordusu’nun bünyesinde Srebrenitsa’ya girerek soykırıma katılan Ruslarla Yunanlıların tam sayısı bilinmemektedir. Ama Lahey Eski Yugoslavya Milletlerarası Ceza Mahkemesi Arşivi’ndeki belgelerde 529 ile 614 kişi oldukları kaydediliyor.

Haçlı ruhuyla yapılan bu yardımdan dolayı memnuniyetini ifade etmek üzere bizzat Bosna Sırp Cumhuriyeti Başkanı Radovan Karaciç, Srebrenitsa’da, Sırbistan bayrağının yanına Yunanistan bayrağının da çekilmesine emir vermiştir. Aynı zamanda hizmetinden dolayı 4 Yunanlıyı Beyaz Kartal Şeref Madalyası ile ödüllendirildi.

13 Temmuz 1995 tarihinde, yani Potoçari’den Konyeviç Polye’ye kadar uzanan alanlarda Boşnaklara etnik temizliğin yapıldığı günlerde, Yunanistan’da yayınlanan Ethnos gazetesi: “İki milletin sevgi ile dayanışmasının ve Sırp askerlerinin, Yunan gönüllülerinin kendi yanlarında mücadele etmelerinden dolayı duydukları minnettarlığın canlı ispatı olarak Yunan ve Sırp bayrakları birbirinin yanında dalgalanmaktadır” haberine yer veriyordu.

Konu üzerinde çalışan Jan Willem Honig ve Norbert Both adlı iki Hollandalı araştırmacı, yazdıkları kitabın girişinde, Sırpların Müslümanlara yaptıkları mezâlimi şu şekilde özetlemişlerdi:

“BM’ye mensup Hollandalı ‘mavi bereliler’ Sırpların iki gün boyunca Müslüman erkeklerini ailelerinden zorla ayırdıklarını seyretti. Hollandalıların çoğu, kendilerinin ‘etnik temizleme’ harekâtına şahit olmaları, hatta katılmaları için zorlandıklarını anladı… Müslüman erkeklerinden büyük çoğunluğu korkunç bir kaderle karşılaştı. Bunlar öldürüldüler ve isimleri kaydedilmeden toplu mezarlara atıldılar. Birçoğu öldürülmeden önce işkenceye tabi tutuldu, az sayıdaki bir kısmını tutukladılar ve sadece birkaç kişi kaçmayı başardı.”

11 Temmuz 1995 tarihinde Tuzla’ya doğru götürülen bir grup Müslüman’ın uğradığı feci sonu bir görgü şahidi şöyle anlattı:

“Sırp askerleri, esir aldıkları 100’den fazla Müslüman erkeği, kadını ve çocuğu bıçaklarla yavaş bir şekilde boğazlamışlardı. Çocukları da annelerinin önünde boğazlamaktan geri kalmamışlardı…”

Boşnakların tarihe geçen merhum lideri Alija İzzetbegoviç, tüm yaşananlardan sonra kulaklara küpe olacak şu nasihati veriyordu:

 “Savaşta büyük zulme uğradınız. Zalimleri affedip, affetmemekte serbestsiniz. Ne yaparsanız yapın, ama soykırımı unutmayın. Çünkü; unutulan soykırım tekrarlanır!

1995'de Bosna'da yaşanan vahşetten alınacak çok dersler var. Bunların başında Türk ve Müslüman kimliğine duyulan önyargı. Tarihsel kinleri dışa vuran Sırplar, Yunanlılar... Şüphesiz ki bu ulusların her ferdi aynı barbar düşünceleri paylaşmıyorlar. Lakin küllenen ateşler alevlendirildiğinde olacakları tahmin etmek de zor değil. Yunan adalarına tatile ve eğlenmeye giden, o ülke ekonomisine hatırı sayılır katkı yapan Türklere hatırlatmış olalım. 

Türkiye'yi yönetenler, ülkelerine karşı Haçlı organizasyonu kurulmasına fırsat sağlayacak politikalardan uzak durmalı, günümüz dünyasında ABD, Rusya, Çin ve AB'ye karşı dikkatli olmalıdır. Eski bir bakan, "ABD ve Rusya arasında kırmızı telefon devamlı işler" demişti. Perde arkasında böyle bir dayanışmanın olduğu ortamda, dirsek temasıyla dünya politiklarına yön verildiği anlaşılıyor. Gün gelir ABD ile Rusya anlaşır ve bizi kurtlar sofrasına atar. AB'si, Çin'i de bu koroya katılır. 

Tarih derslerle dolu ama almasını bilene...

srebrenitsa24.yıldönümüsoykırımkatliam