Önce İnsan Sonra Haber

Türkiye’de kalmaları, hükümete oy vermeleri isteniyor!

Türk milleti Türkçe öğrenseler dahi gelecekte yaşanabilecek ikinci bir terörden ötürü ülkemizin etnik yapısının değişmesine karşıdır.

Gündem 2 Aralık 2019 Pazartesi / 5 gün önce
Türkiye’de kalmaları, hükümete oy vermeleri isteniyor!

Ekleyen: Kozmiktürk

Kozmiktürk-Haber Merkezi

"Aynı kıbleye baş koyduğumuz, din kardeşi diye adlandırdığımız Araplar ne yazık ki Türkiye Cumhuriyeti topraklarında kendi kurdukları Arap camilerinde ibadet etmektedirler. Bu da bize gösteriyor ki tek ortak noktamız olan dinimiz için bile Suriyelilerle bir araya gelemiyoruz. Türkçe öğrenmek istemeyen, kendi dilinde ve kültüründe bir toplum oluşturmaya çalışan Suriyeliler tepki toplamakta varlıkları artık vatandaşlarımızı rahatsız etmiş durumdadır. Hal böyleyken hala ülkemize Suriyeli sokmak Arapça dilinde esnaflığa, cami kurulmasına izin vermek Türkiye’yi iç savaşa sürüklemek demektir." 

Bu satırların yazarı Yavuz Selim Yıldız. 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü’nün sitesinde kaleme aldığı çarpıcı makalenin tamamı şöyle:

"Suriye‘de patlak veren iç savaş sonrası oluşan göç dalgaları, Suriye’nin komşu ülkelerinden olan ve göç konusunda akademik alanda transit ülke olarak adlandırılan ülkemiz Türkiye’yi de derinden etkilemiş ve kayıtlı 3.5 milyon, kayıtsız 5 milyona yakın Suriyeli halen ülkemizde yaşamaktadır.

Geçici koruma statüsündeki Suriyeli göçmenlerin toplumda yarattığı kargaşa ve uyuşmazlık her geçen gün daha da tırmanırken, bazı siyasiler ve sivil toplum kuruluşları bu duruma sessiz kalmaktadır. Hatta bu durumdan bazı STK‘lar kendilerine pay da çıkartmaktadırlar. Bu konuda dikkat çeken en önemli nokta AB’nin mali yardımlarıdır. Kendi topraklarına mültecllerin girmesini engellemek ve onların transit ülkelerde kalmasını sağlamak için milyonlarca euroyu harcayan Avrupa Birliği, Türkiye Cumhuriyeti hükümetine ve sivil toplum kuruluşlarına da hibe olarak sunduğu mali yardımla Suriyelilerin Türkiye’de kalmasını istemektedir. Ayrıca AB çıkarlarına göre işleyen Geri Kabul Anlaşması da tamamiyle yalnızca Suriyelilerin değil tüm göçmenlerin Türkiye’de kalmasını amaçlamaktadır. Fakat Türkiye’de yaşamak istemeyen onbinlerce göçmen de her yıl Akdeniz ve Ege’de AB tarafından ölüme terk edilmektedir.

İlk olarak tartışılması gereken önemli noktalardan biri ülkemiz ve AB arasında imzalanan Geri Kabul Anlaşması[1] kapsamında yaşanan geri göndermeler ve Yunanistan tarafından defalarca tekrarlanan anlaşma ihlalleridir. Anlaşma, düzensiz yollardan AB topraklarına girmeye çalışıp yakalanan göçmenlerin önce Türkiye’ye oradan da ülkelerine sınır dışı edilmelerini amaçlamakta fakat anlaşmada bu durum Türkiye’ye geri gönderilen Suriyeliler akrabalarının yanına ya da talep etmeleri halinde kapasitesi mevcut olan kamplara gönderilecek, Suriyeli olmayan göçmenler ise geri kabul merkezlerinde kayıtları alındıktan sonra ülkelerine gönderilecek ya da geçici koruma altına alınacak diye belirtilmiştir. Plan metninde bu sayede insan kaçakçılarının önünün kesilebileceği, Avrupa’ya göçün düzenli hale sokulabileceği belirtilmektedir. Anlaşmada Suriyeli olmayan göçmenlerin durumu ise belirsizdir. Türkiye’nin AB‘den istedikleriyse üç başlık altında sınıflandırılabilir. Bu başlıklar vizesiz Avrupa, mali yardım ve AB üyelik sürecinin hızlandırılmasıdır. Türkiye anlaşma çerçevesinde üzerine düşeni yaparken, AB sadece mali yardım noktasında belirli birkaç adım atmıştır. AB vizesiz Avrupa konusunda ise Türkiye’den biyometrik pasaport gibi adımların atılması yanısıra, belge güvenliği, göç yönetimi, kamu düzeni, temel haklar ve düzensiz göçmenlerin geri kabulü olmak üzere beş ana başlıkta bulunan 72 kriteri daha ortaya atmıştır. Türkiye 2019 itibariyle bu kriterlerden şu ana kadar 66 tanesini yerine getirilmiştir. AB ve Erdoğan hükümeti her ne kadar anlaşmadan memnun gibi görünse de Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) planın uluslararası mevzuata uygun olup olmadığını sorgulamaktadır. AB çözümü anlaşmalarda aramak yerine mülteciler için kıtaya daha güvenli giriş güzergahları oluşturmalıdır. Üye ülkelerin belirlenen mülteci politikalarını hayata geçirme noktasındaki çelişkilerini gidermeli ve sorumlulukları daha eşit bir biçimde paylaştırmalıdır. Mültecilerin Yunan adalarından Ve Meriç nehri üzerinden toplu biçimde kanunsuz olarak Türkiye’ye geri gönderilmesi sırasında mültecilerin yasal haklarının korunması da gereklidir. Ayrıca bu anlaşma sayesinde, AB ülkeleri Türkiye’den AB’ye geçenn yasadışı tüm kişileri Türkiye’ye geri gönderme hakkına sahip hale gelmektedir. Hatta bu kişiler Avrupa Birliği ülkelerinden birine gittiklerinde orada iltica talebinde bulunsalar bile AB üyesi devlet onları geldikleri ülke olan Türkiye’ye geri gönderecektir. Dolayısıyla iltica taleplerini kayda almayacaktır. İltica taleplerini kayda almadığı için de bu kişilerin AB üyesi ülkelerde mülteci olarak bulunmalarının önüne geçilecektir.

Bunun yanısıra anlaşmada Türkiye güvenli bir ülke sayılmaktadır fakat Türkiye PKK, DAEŞ ve benzeri terör gruplarının saldırısıyla karşı karşıyadır. Dahası ülkemiz henüz daha güvenli bir sınıra da sahip değildir. AB yasalarınca bir ülkenin güvenli sayılabilmesi için o ülkenin Cenevre Sözleşmesi’nin hükümlerini, hiçbir coğrafi kısıtlama koymadan onaylamış olması gerekmektedir. Fakat ülkemiz Mülteci Sözleşmesi’ne coğrafi kısıtlama uygulayan bir ülkedir. Bu açıdan ülkemiz AB kanunlarınca mülteciler için güvenli ülke sayılamaz. Anlaşmada iltica ile ilgili prosüdürel güvencelerde yer almamaktadır. Yani hukuka göre ilticacının başvurusunu yapabilmesi lazımken Türkiye’den Yunanistan’a geçti diye toplu halde iade edilince böyle bir iltica başvurusu da yapılamayacaktır. Ayrıca gönderilen her bir Suriyeli için, Türkiye’de bulunan ve iltica başvurusu yapmış olan bir Suriyeli, Avrupa Birliği ülkelerinden birine yasal yollarla gönderilecektir maddesi yüzünden Yunanistan kıyılarına yaklaşan her yıl çeşitli ülke vatandaşlarını taşıyan botları karasularına ulaşmadan batırmaktadır. Meriç nehri üzerinden yapılan girişimlerde de Yunan polisinin göçmenleri hastanelik ederek Türkiye’ye geri ittiği de artık herkes tarafından bilinen bir gerçektir. İnsanlık açısından durum bu kadar vahim ve anlaşma şartları delik deşik olmuşken AB yetkilileri Yunanistan’a hiçbir yaptırım uygulamazken, hükümetimizde hala anlaşmaya uygun hareket etmektedir.

Göçmen Mezarlığı

Türkiye‘nin kabul edebileceğinden çok çok fazla mülteciye evsahipliği yapması takdir görürken, görülmeyen bir diğer gerçek ise mültecilerin ve Suriyelilerin Türkiye de yaşamak istememesidir. Bu yüzden Ege Denizi ve Akdeniz göçmenler için bir mezarlığa dönüşmüştür. Göçmenlerin Türkiye'den başka ülkelere yerleştirilmesi elzemdir. Bunun için başka ülkelerde yeterince yer açmak, kaçakçılara ve ölümcül deniz yolculuğuna karşı güvenilir bir alternatif sunabilmek lazımdır. Bu konuda ülkemiz ideolojik romantizmi bir kenara bırakarak gerçekci bir kararla sorunun çözümüne yönelik uluslararası bir konsesyumun yolunu aramalı, AB’ni bu konuda daha etkin bir rol oynamaya teşvik etmeli, dünyanın başka yerlerindeki zengin ülkeleri de sorunun çözümüne katkıda bulunmaları için cesaretlendirmelidir. Ek olarak AB‘nin denizdeki düzensiz göçmenlerin hayatlarını kurtardığı iddiası ise güvenlikçi sınır koruma tedbirlerine kılıf olarak kullanılmaktadır. Ne var ki eski yollar kapandıkça insanların ihtiyaçlarına ve kararlılıklarına cevap veren yeni yolların ortaya çıkacağı aşikardır. Tekneleri ve ufak botları durdurmak ya da patlatmak insanlık suçu olduğu kadar, Avrupa’da güvenlik arayan ilticacıları da durdurmayacaktır. Bu adımlar umut tacirlerini de göçmenleri kara ve deniz sınırlarından geçirmek için daha tehlikeli alternatif yollar aramaya yöneltecektir. İnsani yönden bakacak olursak geçiş ve başvuru için uygun alternatifler sunulmadığı sürece kaçakçılık ağlarını engellemek, göçmenleri aslında ölümle sonuçlanabilecek daha çetin yolculuklara itmek demektir. Avrupa Birliği ülkeleri sınırları daha da sıkı denetlemeye ve kontrol altında tutmaya odaklanmak yerine, mülteci akışının yönetilmesindeki sorumluluk paylaşımına daha fazla para ve çaba harcamalıdır. AB ve AB üyesi ülkeler, mülteciler için etkin yerleştirme programlarını artırarak, aile birleşimi, insani ve diğer vizeleri kolaylaştırmak suretiyle AB’ye giden yasal ve güvenli yolları çoğaltmalıdır.

Mali Yardımın Yerleştirmeye Yönelik Amaçları

Konuyla ilgili bir diğer can alıcı noktada Avrupa Birliği’nin, Suriyeli ve diğer göçmenlerin Türkiyede kalmasını sağlamak amacıyla ayırdığı fonlardır. Bu fonların yatırım alanlarıysa göçmenlerin eğitimi ve entegrasyonudur. Örneğin, Türkiye’de yüksek öğrenim sektöründe 'UMUTLAR' projesi yaklaşık 250.000 Suriyeli mülteciye burs ve dil eğitimi sunulmasını planlamakta, Türkiye'de eğitim alanında yapılacak 70 yeni okulun inşası ve teçhizatını da kapsamaktadır[2]. Avrupa Birliğinin projeleri genel olarak Mali Yardım Programı’nın bir parçası olarak Türk dilinin öğretilmesine, Suriyeli çocukların Türk eğitim sistemine entegrasyonlarına ve istihdama odaklıdır. Bu çerçevede AB, 300,000'i aşkın Suriyeli çocuğa dil eğitimi verirken 5,600 Türkçe dil öğretmeninin istihdam edilmesinde Milli Eğitim Bakanlığı ile yakın işbirliği içerisinde çalışmaktadır[3]. Burada temel amaç dilimizin Suriyelilere öğretilerek Türkiye‘de işgücüne katılmalarını sağlamak ve AB‘ye göç etmelerini engellemektir. Türkçe öğrenen bir Suriyeli bir Türk gencinin rahatlıkla giremeyeceği okullara kolayca erişebilmektedir. Türkçe öğretme noktasında da BMMYK ile Türk Hükümeti Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı tarafından uygulanan programda Suryeliler Türkçe kurslarına katılmaktalar ve giderleri için de aylık bir ödemeden faydalanmaktadırlar[4]. Programın amacı ise, Suriyelileri yüksek öğrenime hazırlamak, üniversite başvurularını desteklemek ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yapmaktır. AB tarafından desteklenen ve Şişli Belediyesi ile birlikte yürütülen diğer bir BMMYK projesi ise sağlık sektöründe çalışmak isteyen Suriyeliler eğitilmekte ve hastanelerdeki sağlık birimleri tanıtılmakta ayrıca hastanelere iş başvuruları yapabilmeleri için nasıl özgeçmiş hazırlamaları öğretilmektedir[5]. Dolayısıyla gerek üniversitede eğitim gören gerekse sağlık sektöründe çalıştırılmak istenen Suriyeliler işsizlik rakamlarının tavan olduğu ülkemizde vatandaşlarımızın önünde konumlandırılmaktadır.

Sosyo-Kültürel Yapının Tahribi

Türk milletini oluşturan çeşitli etnik kökenlerin içinde bulunmayan, entegre olmak istemeyen, yüzyıllarca aynı devlet altında yaşadığımız fakat Türk halifelerin açtığı hilafet bayrağı altında toplanmayan, sürekli olarak yaşadıkları coğrafyada baskın olmaya çalışan Arap toplumu, ülkemizde de kendi dilinde açtığı ticarethanelerle bu özelliğini kamuoyunun gözleri önüne sermiştir. Dahası aynı kıbleye baş koyduğumuz, din kardeşi diye adlandırdığımız Araplar ne yazık ki Türkiye Cumhuriyeti topraklarında kendi kurdukları Arap camilerinde ibadet etmektedirler. Bu da bize gösteriyor ki tek ortak noktamız olan dinimiz için bile Suriyelilerle bir araya gelemiyoruz. Türkçe öğrenmek istemeyen, kendi dilinde ve kültüründe bir toplum oluşturmaya çalışan Suriyeliler tepki toplamakta varlıkları artık vatandaşlarımızı rahatsız etmiş durumdadır. Hal böyleyken hala ülkemize Suriyeli sokmak Arapça dilinde esnaflığa, cami kurulmasına izin vermek Türkiye’yi iç savaşa sürüklemek demektir. Türk milleti Türkçe öğrenseler dahi gelecekte yaşanabilecek ikinci bir terörden ötürü ülkemizin etnik yapısının değişmesine karşıdır. Zaman zaman hükümet yetkilileri tarafından dillendirilen yakında gidecekler söylemleri de halkı yatıştırma anlamı taşımaktadır. Gerçekte ise, Suriyelilerin Türkiye’de kalması ve hükümete oy vermesi devletimizi yönetenlerin yegane arzusudur. Fakat Türkiye’nin sosyo-etnik yapısının romantizme ya da koltuk hırsına kurban edilmesi ülkemizi dönülmesi zor bir noktaya taşıyacaktır. Bu zor noktada Türk milleti hangi partiyi tutarsa tutsun aynı tepkiyi verecektir."

suriyelileraraplarYavuz Selim Yıldız. 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü