Bembeyaz, gelinliğini giymiş duruyor karşımda İstanbul'um...Umutlarımız, cam kırıklarımız... Hepsini tüm saflığıyla haykırıyor bize bu olağanüstü şehir... O bir gelin, bizse düğün çalgıcıları... Bazen hüzünlü şarkı çalmamızı istiyor bizden, bazense neşeli...
Akmerkez'den çıkmış evime doğru yürürken içimde oynak birşeyler çalıyordu... Yağan kara aldırmadan oradan oraya koşturan insanların çoğu Munch'un resimlerindeki gibi karamsar suratlarla dolaşıyorlardı... İşte tam onları izlerken, ilham melekleri yanıma geliyordu ki düştüm kaldırımda ... Sağ omzumdaki çantam, ayağımdaki botlar, üzerimdeki palto hepsi sırılsıklam oldu... Bastırmaya çalıştığım kahkaham bir anda caddede yankılandı... Sonra öylece oturdum yardım için uzanan ellere rağmen... Arabalarında bir türlü ilerlemeyen yolda sıkıntıdan patlayan insanlara ilişti gözlerim... Şaşkın şaşkın bana bakıyorlardı... Gülümsedim birşeyim yok dercesine...
Dizimdeki sızıya aldırmadan kalktım... Bir yandan düşmemeye çalışarak, bir yandan da etrafı gözlemleyerek yürümeye devam ettim... Aynı şehrin, ortak hikayelerin, ortak kaygıların içinde dolaşan koca dünyadaki biz küçücük insanlara baktım... En çok da neşeli halleriyle içime huzur dolduran çocuklar çekti dikkatimi... Ve yine onlar geçmişe yolculuğa çıkmama sebep oldular...
Ah kar ve İstanbul! Değişmeyen ikili... Çocukluğumda bu ikiliyi duyduğum an ağzım kulaklarıma varırdı... Ertesi günkü matematik sınavına çalışmak istemez saatlerce telefonda yağan karın tutup tutmayacağı hakkında yorum yapardık arkadaşlarla. En büyük duamızdı sabah kalktığımızda her yerin bembeyaz olması... Valilikten gelecek haber evde sevinç çığlıklarıyla karşılanırdı tarafımızca.
Yıllardır kar ve İstanbul değişmedi belki ama... Sızlayan dizim sanki bana her geçen yıl yaş alarak o yıllardan biraz daha uzaklaştığımı haber verir gibiydi...