21 Mayıs 2012 Pazartesi
  Giriş sayfam yap Favorilere ekle Sitene haber ekle Yaz yolla Künye İletişim Reklam Üye ol Üye girişi
Hava Durumu ISTANBUL
24/22
Şehir Seç »   
   Ana sayfa   |   Gündem   |   Röportaj   |   Medya   |   Yaşam   |   Teknoloji   |   Ekonomi   |   Spor   |   Dünya   |   Güncel   |   Anadolu   |   Siyaset   |   Sağlık   |   Arşiv
 
 
  İsrail düşmanlık peşinde!  
 
 
  Otoyolun en zor bölümü Türk firmasına!  
 
 
  Kamalak şarampole uçtu!  
 
Kendimize ait zamanlar
  Selcen Doğan   selcen@kozmikturk.com
11 Aralık 2011 Pazar  

 ‘Yapılacaklar listesi’, ‘Görüşülecekler listesi’, ‘gündemi takip etme duygusu’ ve ‘gündelik hayat koşuşturması’ derken git gide ‘sığ’laşıyoruz kendi dünyalarımızda... Prof.Dr. Engin Geçtan’ın çok sevdiğim tabiriyle ‘proje insan’lara dönüşüyoruz. Hep ‘bir şeyler’ yapmalı, hep ‘bir yerlere gitmeli’ ve moda deyişle hep ‘update’ olmalıyız. Çocukluğumuzun o ‘ucu olmayan zaman’ kavrayışına ne kadar uzağız. ‘Zaman’a dair algımız ne kadar ‘güdük’ yetişkin hayatlarımızda... Bırakın uzun zamanları, ‘kendimize’, sadece kendimize ait kısacık zamanlarımız bile yok artık... Bilmiyoruz bile kendimizle başbaşa kaldığımızda ne yapacağımızı.

Hatta korkuyoruz bu duygudan. Hep bir şeylerle doldurmamız gerektiğine inanıyoruz ‘zaman’ı. ‘Anlam’lı şeylerle. Oysa ‘Bunu da aradan çıkarttım’ duygusuyla, ‘Bunu da hallettim’ duygusuyla, bir performans telaşıyla geçiriyoruz ‘zaman’ı... Anlamlı sandığımız şeylerin, aslında bize bir ‘anlam’ katmadığını fark etmeden... Belki de en çok ihtiyacımız olan şey ‘kendimize ait olan zaman dilimleri’. Ama bir görev gibi yapmak değil bunu. O zaman yine ‘suni’leşiyor çünkü bu duygu. ‘Kendime zaman ayırmalı ve şunları şunları yapmalıyım’ duygusu değil bahsettiğim... Aksine, ‘bırakmak kendini’... Gündemin, ‘yapılacaklar listesi’nin dışına çıkabilmek ara sıra da olsa...

‘Görüşülmesi gereken’lerle değil, kendinle kalabilmek... ‘Okunması gereken kitap’ları değil, ‘okumak’ istediğin kitabı okumak... Belki saatlerce hiçbir şey yapmadan öylece ‘durmak’... Belki sokaklarda zamanı unutana dek yürümek... Belki de koca bir günü yataktan çıkmadan geçirmek... ‘Boşa geçtiğini düşünmeden’ hiçbir şey yapmamanın huzurunu yaşayabilmek... Esas lüks bu çünkü... İnsanın gönül rahatlığıyla kendiyle baş başa kalabilmesi. İç dünyasına teslim olabilmesi. Doldurmaya çalışmak değil de ‘zaman’ı, ‘zaman’ın içinde ‘huzur’la kaybolabilmek... Bunu deneyimleyebilenler, var oluşun tadını çıkarabiliyor ancak...

Çocukları korumaktan ne anlıyoruz?

İnternetin olmadığı bir dönemde yaşıyor olsaydık, ‘Amma da abartıyorlar, ne var ki bu reklam filminde?’ diye düşünebilir, Evy Baby’nin ‘bebek bezli minik kadınlar’ını gösteren filmini sevimli bulur, aklımıza bir kötülük getirmeyebilirdik. Ne var ki, artık böyle ‘saf’ça düşünemeyecek kadar çok bilgiye sahibiz. Dünyada son yıllarda çocuklara yönelik tacizin yüzde 90 oranında arttığından tutun da, hangi ülkede kaç internet kullanıcısının ‘pedofil’ (küçük çocuklara cinsel ilgi duyan) olduğuna kadar her türlü bilgi var önümüzde. Türkiye’nin de bu konuda çok ciddi boyutta sorunu olduğu ortada.

Yılda ortalama 7 bin çocuğun cinsel istismara uğradığı ve her 3 cinsel saldırıdan birinin 2-5 yaş arası çocuklara yönelik gerçekleştiği yazıyor kaynaklarda. Peki nasıl oluyor da hala minicik çocukları ‘cinsel obje’ olarak sunan reklam filmleri çekebiliyoruz? Hadi birileri bu filmi çekiyor, nasıl oluyor da her konuda pek bir ‘hassasiyet’ gösteren denetleme makamlarımız bu filmin yayınlanmasına müsaade edebiliyor?

Ya bizler hala nasıl saf saf ‘cici kedi/köpek resimleri’ paylaşır gibi sosyal medyada bu görüntülerin yayılmasına aracılık ediyoruz? Bir tarafta çocuklarımızı internetten korumak için filtrelere başvuruyor, öbür tarafta ‘bilinçsizce’ çocuklarımızı ‘istismar’ dünyasına malzeme ediyoruz. Çocuklarımızı gerçekten korumak istiyorsak eğer, esas bu konularda ‘hassasiyet’ göstermeliyiz.

Nazifa

Geçtiğimiz hafta bir kafede ‘tesadüfen’ tanıştım Zehra Serap Azbay’la. ‘Nazifa’ adında bir roman yazmış, genç ve güzel bir kadın. ‘Ben bir Balkan kızı olduğum için kültürümüzün güzel taraflarını ortaya koymak istedim. Kitaba, Balkanlar’a ait bir bahar bayramı olan Hıdrellez’le başladım’ diyerek hediye etti romanını bana. Kitabın tamamını okumadan yazmak gibi bir niyetim yoktu ama kitaptan önce, Azbay’ın misyonu ilginç geldi bana. Türk toplumunun okuyan bir toplum olmadığını, okuyucuyu araştırmaya sevk etmenin en masum yolunun onlara aşk ve entrika ile süslenmiş bir hikaye sunmak olduğunu söyleyerek, kitabının aynı zamanda okuyucuyu ruhsal gelişime hazırlama amacı güttüğünü de ifade etti Azbay.

Bu yüzden herkesin anlayabileceği basit bir yazı dili kullandığını ve ülkemizde halen tabu olan cinsellik, aristokrasi, gizem, tarih ve din olgularını bu kitapta buluşturduğunu söyledi. Hakikaten de kitap Balkanlar’daki katliamlardan tutun da Osmanlı’ya, doğa üstü olaylardan, İslamiyet’e, Sakarya Meydan Muharebesi’nden, sarışın, mavi gözlü asker Mustafa Kemal’e emanet edilen Pertevniyal’e kadar geniş bir yelpazeyi konu ediyor kendine. Dili ve anlatım tarzı son derece duru ve akıcı Azbay’ın.

Dediğim gibi, henüz bitirmedim, başlarındayım romanın ama beni esas etkileyen ‘Hedef kitlem siz değilsiniz, kitap okumayan kesim’ demesi ve bu kesime ulaşabilmek için tarihi, dini konuları, tabuları, ‘aşk ve entrika’ ile süsleme formülüne başvurduğunu ifade etmesi oldu yazarın. Ve tabii bir de ‘Her kadın Nazifa ise neden Kemal’ler bu kadar az ya da kendini Kemal zanneden Mustafa’lar neden bu kadar fazla?’ sorusu...

 

Yazdır   Önceki sayfa   Sayfa başına git  
  Toplam yorum 1   Onay bekleyen 0  


Yorumunuz editörlerimiz tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.
 
Üye girişi yapmadınız. Misafir olarak yorum ekleyebilirsiniz.
Misafir
12 Aralık 2011 Pazartesi 13:04
RTÜK VE İLETİŞİM KURUMU YÖNETİCİLERİNİN TÜRK ÇOCUJLARI VE GENÇLERİNİ KORUMADA ÇOK HASSAS OLMALARI GEREKİYOR. YOKSA GENÇLİK ELDEN GİDECEK. TEKNOLOJİ GÜZEL FAKAT İNSANLARDAN GÖTÜRDÜKLERİNİ GÖRÜNCE İNSANIN TEKNOJİ KULLANMAMASI DAHA GÜVENLİ OLUR.BUNUN İÇİN BİZİ YÖNETENLERE BÜYÜK SORUMLULUK DÜŞÜYOR.ÜLKEDE DENETİM VE KONTROL ZAİFİYETİ VAR.DEĞERLİ YAZARIMIZ ÇOK HASSAS BİR KONUYU KÖŞESİNDE YAZDIĞI İÇİN TEŞEKKÜR EDİYORUM.BİZ EĞİTİMCİLERDE BUNDAN ÇOK MUZDARİBİZ. FATİH GÜNDEŞLİ/K.MARAŞ
Katılıyorum  Katılmıyorum  
%100

 Yazarın Diğer Yazıları
 
Doktora dayak gelenekselleşiyor!
Bölgeyi iyi bilen kesimler diyor ki, Suriye, Libya ve Irak gibi değildir!
  SICAK GÜNDEM
  YAZARLAR
 
Hakan Şanlıtürk
Futbol ve eğitim...
 
Beyhan Aslan
Anayasa Uzlaşma Komisyonu...
 
Selcen Doğan
Kelimeler ve kader...
 
Burcu Çeşit
Haydi!!! Hayatın tadına varalım!
 
Yiğit Köymen
Hadi hodri meydan!
 
Tuba Torun
Nisan da dostluk başkadır!
 
Safiye Kavvas
Komşumuz Suriye’de neler oluyor?
  ARAMA

 

   ÇOK OKUNANLAR
  GAZETE MANŞETLERİ
 
  DÖVİZ KURLARI
   Alış  Satış  
  USD  1,5743  1,5819  
  EURO  2,2439  2,2547  
  GBP  2,5484  2,5617  
  ANKET
Size göre aşk nedir?
Bedel ödemektir
Olmazsa olmazdır
Hikayedir
Hastalıktır
 
 
ANA SAYFA   |   GÜNÜN TÜM HABERLERİ   |    ARŞİV   |   ZİYARETÇİ DEFTERİ   |   KÜNYE   |   REKLAM   |   İLETİŞİM
 
RSS

Add to Google
Kozmikturk.com'da yayınlanan her türlü yazı ve haber kaynak belirtilmeden kullanılamaz.  Sayfalarımızda kaynak belirtilerek yayınlanan haberler ilgili kaynağa aittir ve bu haberlerin kopyalanması durumunda, tüm sorumluluk kopyalayan kişi / kuruma ait olacaktır. Başka kaynak veya gazeteden alıntı yazarlar ve site yazarlarına ait yazılardan dolayı Kozmiktürk sorumlu tutulamaz. Tasarım & Programlama