Öyle bir ülkemiz var ki… Ne dert bitiyor ne de derman…

Her gün ayrı bir şenlik! Olay çok, doğal olarak haber de…

Gündem başlıklarından biri de gazeteciler ve tutuklamalar…

Odatv ekibinden sonra Yeniçağ Yazarı Murat Ağırel aynı gerekçeyle gözaltına alındı, önce serbest bırakıldı sonra da tutuklandı.

Bu gazetecilerle tanışıklığım yok. Bir yerlerde de karşılaşmadım. Kimdirler, necidirler bilmem. Sadece görünürde meslektaş olmalarından yola çıkarak, bizim cepheden bakarak; gazetecilerin tutuklanmasına itiraz ettiğimi belirtmeliyim. Her zülfü yâre dokunanı içeri atacaksak o zaman medya müessesi niye var ki? Kapatalım toptan gitsin…

Ama aynı zamanda empati yapıp diğer cepheden de değerlendirme yapmamız gerekir. MİT mensuplarının vazifesi ‘nitelikli’dir. Gizlilik gerektirir. Gazeteci olarak da bizlerin bunlara dikkat etmesi gerekir. MİT görevlileri diğer güvenlik güçlerimiz gibi canlarını ortaya koyarak ülkenin birliğinin, dirliğinin muhafaza edilmesi ekseninde hayati önemde işler yapıyorlar. Sırf haber saplantısına kapılarak o insanlara dolayısıyla devlete, millete zarar verecek ifşalarda bulunmak sakıncalıdır, olmamalıdır…

Bu yorumları yaptıktan sonra gelelim asıl anlatacağım ‘tutuklama’ meselesine. Daha doğrusu ülkemin adaletinin nasıl çifte standartlı işlediğine. Aynı iddialarla ilgili birisi tutuksuz yargılanarak beraat ederken öbürü tutuklu yargılamaya başlanıyorsa ortada gariplik yok mudur? Tabi ki vardır…

Murat Ağırel'in kendisine ulaştırılan Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanlığı personel ve faaliyetlerine ilişkin bilgileri ifşa ederek yayınladığı, MİT mensubu şehitlerin, ailelerinin ve yakınlarının can güvenliklerini tehlikeye soktuğu, bu bilgilerin Ağırel vasıtasıyla yayıldığı gibi iddialar var. Bunlar onu tutuklamaya götürdüğü ifade ediliyor.

Türkiye’de yıllar önce MİT eksenli ‘devlet sırrını ifşa’ ve dava olayı yaşanmıştı. Kahramanı ise Gazeteci Fikret Bila’ydı. MİT, İngiltere Büyükelçisi ve AB yetkilisi arasındaki telefon görüşmesini dinleyerek kaydetmişti. İşte kaydedilen bu tutanak nasıl olduysa Fikret Bila’nın eline getirilmişti. O da haber yapmış ve kitabında yer vermişti.

Dönemin MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun, Fikret Bila’nın da aralarında olduğu 14 gazeteciyi Müsteşarlığa çağırmış ve çeşitli konularda ufuklarını açmıştı. Bu yemekli sohbette Fikret Bila’yı deyim yerindeyse haşlamayı da ihmal etmemişti.

Atasagun’un Bila’yı nasıl haşladığını ise o zaman Tercüman’ın Temsilcisi ve Yazarı olan Emin Pazarcı aktarmıştı. Buyurun birlikte okuyalım:

"Yemekteki bir meslektaşımız, yakın geçmişle ilgili bir dizi yazı yapmıştı. İçinde son derece önemli bilgi ve belgeler vardı. Yazı, gazetede yayınlandı. Ardından da kitap haline getirilip, piyasaya sürüldü.

İçindeki belgelerden biri, gizli servis operasyonuydu...

Telefon dinlenmesi sonucu ele geçirilmişti.

Yemek sırasında bu durum açıkça ortaya konuldu. O meslektaşımızın yüzüne baka baka şu yorum yapıldı:

Kitaptaki o belge bir telefon konuşmasıdır. O belgeyi size getiren kişi suç işlemiştir. Siz de bu suça ortak oldunuz. Bu belgenin yayınlanmasının faturası neye mal oldu biliyor musunuz? Türkiye'ye tam 1 milyar dolara. Çünkü, bütün telefon hatları değişiyor!"

Şenkal Atasagun kızgınlığını daha sonra da “O belge gizli bir devlet belgesidir. Formatı da bellidir. Devletin ilgili makamına sunulmuştur. O makamlarda olanlar bunun gizliliğini, formatını bilirler. Ama maalesef o makam, sizlerle iyi ilişkiler sürdürürken bu çok önemli devlet belgesini size veriyor... Devlet adamlığı mı bu...?” diye sürdürmüştü.

Bilal Çetin sızdırma ayrıntısı için şöyle yazmıştı:

MİT belgeyi mühürlü zarf içinde "çok gizli" damgasıyla dönemin Başbakanı Ecevit'e "elden" vermişti. Fikret Bila'nın Ecevitler'e yakınlığı da biliniyordu. O nedenle de MİT yönetiminin kafasında "Ecevit veya ona çok yakın bir isim" tarafından sızdırılmış olabileceği varsayılmıştı.

Bila, kitabında İngiltere'nin Ankara Büyükelçisi Westmacott ile Avrupa Birliği yetkilisi Leigh arasındaki bir telefon görüşmesinin ayrıntılarını yayınlamıştı. MİT, bu haberin içeriğinin hem devlet sırrı olduğunu hem de devlete ağır bir ekonomik yük bindirdiğini söylüyordu. Bu nedenle de Bila’yı mahkemeye veriyordu.

Konu çok açık. Türkiye’nin istihbarat örgütü düzenini kurmuş, kabiliyeti gıpta edilecek nitelikte ve şüpheli bulduğu herkesi dinliyor. İngiliz Büyükelçi ve AB yetkilisi de onlar arasında. İstihbarat dinlediğini doğal olarak kaydeder. Yetkililer sunar, arşivine koyar.

'Ben gazeteciyim yakalarsam yazarım!' Böyle diyebilirsiniz. Lakin ülke çıkarları, millet menfaatlerinden daha önemli şey olmadığı için demekle kalırsınız, yazamazsınız. Yazmamanız gerekir. Bana göre vatandaşlık sorumluluğu, insanlık vecibeleri, mesleki vazifeden daha ağırdır, önceliklidir.

Bila’nın dinlenen kişileri ve içeriğini yazması; bu kişiler ve ülkeleri nezdinde de MİT’in, Türkiye’nin sıkıntıya girmesi anlamı taşıyordu.

Kitabın yayınlanmasının ardından Bila ve yayıncısı hakkında dava açıldı. MİT özetle; “Görüşmeye dair çok gizli yazı teşkilatımıza ait bir belge olup, söz konusu belgenin devletin emniyeti ve siyasi menfaatleriyle doğrudan bağlantılı olduğu tartışmasızdır” diyordu.

Fikret Bila o zaman kendini savunurken söz konusu belgenin MİT tarafından üretilmiş olabileceğine çok şaşırdığını söyledi. Şu ifadeleri kullandı:

“Ben de nitekim belgeyi ilk gördüğümde aklıma MİT'in böyle bir faaliyette bulunabileceği gelmediği gibi, MİT'e ait olabileceği de gelmedi. Çünkü diplomatik bir kişilik söz konusu. Bunu sahiplenmek, bir başka yasaya uymayan faaliyeti sahiplenmek anlamına geliyor. Davanın şaşırtıcı yönü bu oldu, doğrusunu isterseniz. Türkiye'de telefon dinleme için mutlaka mahkeme kararı gerek. Viyana Sözleşmesi'ne göre diplomatik misyonun masumiyeti olduğu için, MİT'in böyle bir faaliyette bulunmasının düşünülemez. Bu bakımdan hukuki olarak da havada kalan bir faaliyet olarak gözüküyor.” 

Görüyorsunuz…

Gazeteci ülkesini ve MİT’i nasıl da ateşe atıyordu. Bila, MİT’i 'sen İngiliz’i Avrupalı’yı hukuksuz dinliyorsun' diye itham ediyordu. Halbuki istihbaratta her şeyin hukuka uygun yapıldığı nerede görülmüştü. Türkiye’nin bekası için MİT hukuka uygunluk mu arayacaktı? Tabi ki aramayacaktı. Ama Bila böyle düşünmüyordu.

Uzatmayayım…

Davanın karar duruşmasında Savcı Dilaver Kahveci, Bila'nın yargılandığı kitabın 'Devletin gizli belgelerini ifşa etmek' suçunun yasal unsurlarının oluşmadığından sanıkların beraatlerine karar verilmesini talep etti. Mahkeme Başkanı Orhan Karadeniz, savcının görüşüne uyarak sanıkların beraatlerine oy birliği ile karar verildiğini açıkladı.

Yani MİT’e ve Türkiye’ye ağır fatura yükleyen bu girişim nedeniyle açılan davada Fikret Bila tutuksuz yargılandı ve beraat etti.

Murat Ağırel ve diğer gazeteciler ise bugün hapiste. Acaba hangisi doğru? Adalet dün mü yoksa bugün mü doğru yaptı? Bila davası Ağırel için emsal gösterilebilir.

Hakan Fidan bugün kalksa bir gazeteci için “Bizim dinleyip arşive koyduğumuz bir belgeyi haber yaptı. Davacıyız” dese mahkeme nasıl bir yol izler acaba?

Demem o ki, gazetecilik, habercilik başarısı dediğiniz şeyin de sınırları var. Bir ülkeyi sıkıntıya sokacak bilgiyi ifşa edemezsiniz. Aynı şey devleti yönetenler için de geçerli. 

Keşke herkes sorumlu davransa da böyle şeylerle karşılamasak. Mahkemelerimiz birbiriyle çelişen kararlar vermese.