Sinema, televizyon, radyo, tiyatro ve hatta şarkılar, karikatürler, resimler, heykeller, mimari eserler ve tüm kültürel ama aynı zamanda iletişim ortamlarının veya nesnelerin kamuoyunu şekillendirme maksatlı kullanılabildikleri, kullanıldıkları ve ileride de kullanılacakları en bilinen sırdır belki de. İletişimin insanların temel haklarından birisidir. Bilgilenme, ifade etme, görüş ve değerlendirmesini aktarma hem anayasal bir hak. Bir güç mü, zafiyet mi? Nereden bakarsanız öyle. Kesin olan her dönem hem iyi yönde hem de çok kötü amaçlara ulaşılabilmesi için erk sahiplerince kullanılan bir alan.

Kaç kişi hatırlar, bilemem. Bir dönem “Sağır Oda” diye bir dizi vardı. İlk beş dakikasının sonunda, her zaman zaten her türlü gelişmeye şüpheci bakmayı gelenek haline getiren karakterimin gazeteci kısmı alarma geçmişti. “Birileri bir operasyona başladılar” diye söylendim o akşam. Yahudiler, Kırım kökenli Türk Yahudiler, Sabataycılar, Masonlar, mafya tipli bir örgüt ülkedeki her şeye ulaşabiliyor, güvenlik kuvvetleri, yargı, tüm güç odakları onun emrinde idi. Tam bir algı operasyonu. Sağcı, solcu dünya kadar etkili insan ya yazar, oyuncu kadrosundaydı, ya da danışman görünüyordu jenerikte. Çok irkilmiştim, tarzına, içeriğine ve bende yarattığı kuvvetli etkiye.

Elbette televizyon yayınlarının başlamasından bu yana daha önce sinemada kullanılan propaganda veya kibarca söyleyeyim tanıtım faaliyetleri, halkı arzu edilen fikirlere hazırlama, kamuoyunu şekillendirme gayretlerinin yeni adresi olmuştu. Gerek sunulan örnek aile imajlarıyla, düşman tanımıyla ve hatta neyin tüketilip neyin tüketilmemesi “eğitimleriyle” sinema gibi televizyon da ciddi bir araç oldu hep. Viyetnam’ı ve Holywood filmlerini, Ramboları hatırlayın. Bizdeki Malkoçoğlu ve sair tek yumrukla orduları deviren ama tırnağı bile zarar görmeyen büyük kahramanları düşünün. Değişen bir şey yok. Mesela, bilmem kaçıncı sezonuna giren “Arka Sokaklar” veya “Savaşçı” dizilerini kimler izliyor bilemiyorum ama, birisi polisi birisi de kahraman Türk askerini halka çeşitli sevgi, saygı ve hatta hayranlık uyandıran görüntülerle sunarken, aynı zamanda güvenlik politikalarına da destek sağlamayı amaçlıyor.

Terörizme karşı verilen mücadelede, iddianamelerde sıklıkla kullanılan “subliminal mesaj” ya da “bilinçaltı mesaj” da esas itibarıyla 20 yüzyıl reklamcılık anlayışının günümüze mirası aslında. Kovboy filmlerinde kahramanların boyuna sigara içmesi, ya da meşhur “25 kare” denilen teknikle gözün algılamadığı hızda filme gömülen “falan marka kola iyidir, içiniz” benzeri mesajlar sizce günümüzde şekil ve ifade değişiklikleriyle sizce hiç mi devam etmemektedir?

İletişim türleri arasında bilimsel olarak açıklanmayan fakat bir konu hakkında gizliden gizliye bilgi vermek gayesinde olan mesaj türüne subliminal mesaj denmektedir. Özellikle reklam ve rekabet sektörü bu yolu çokça kullanmaktadır. Siyaset de bu metodu kullanmakta mıdır? Bilmem. Bakmak lazım. Mesela birileriyle ilgili yerli yersiz imalarda bulunmak, yeterliliklerinin, meşruiyetlerinin sorgulanması ile “Bir şeyi kırk kere söylerseniz, 41’incide siz bile doğru olduğuna inanırsınız” sözünün ifade ettiği propaganda tekniği ile ne kadar uyumludur acaba. Ekranlarda, sayfalarda giderek artan muhafazakarlık giderek toplumda da muhafazakar bir algı oluşturuyor demek belki o meşhur tavuk-yumurta tartışmasını hatırlatabilir.

Kıbrıs’ta son günlerde “Bir Zamanlar Kıbrıs” filmi üzerinden bir tartışma yayılıyor. Kıbrıs Türk mücadelesinin iki büyük lideri Dr. Fazıl Küçük’ün ve Rauf Denktaş’ın aileleri, destekçileri filmde her iki liderin sanki “yan unsur” gibi görüldüğünü, oynadıkları büyük rolün, hatta Türk Mukavemet Teşkilatı’nın görmezde gelindiğini, bir “yok edilme” kabalığı yaşandığını düşünüyorlar.

Doğru mu düşünüyorlar? Elbette nihayette “Bir Zamanlar Kıbrıs” bir dizi film. Tarihi olaylardan hareketle senaryosu yazılan bir dizi film. Yer, mekan, tarihi detaylar birebir örtüşmüyor. Denktaş bir bölümde sanki telefon operatörü, bir diğerinde boynunda fotoğraf makinesiyle dolanan bir genç foto muhabiri. Küçük ilk bölümde neredeyse yok, ikincide de sanki meraklı turist. Böyle diyor aileler ve sevenler. Belki bu dizinin ilk gösterimi “devlet törenine” çevrilmese “Canım nihayette bir film” demek mümkün olabilirdi diyor incinen kesimler.

Küçük daha solda, Denktaş daha sağda olsa da, sanki Kıbrıs Türk mücadelesi hiç olmamış, Ankara’dan gönderilen bir müfettiş tüm direnişi örgütlemiş algısı yaratıldığını düşünenler çok rahatsız.

Gerçekten amaç bu mu idi? Bazılarının korktuğu gibi Rum tedhiş örgütü EOKA’nın 1 Nisan 1955’te kurulmasının yıl dönümünde gösterilmeye başlanan dizi 27-29 Nisan beş+bir Cenevre gayrı resmi Kıbrıs konferansı öncesinde bir “kararlılık” mesajı vermek için mi “devlet töreni” ile gösterime girdi, yoksa Türkiye “bir başka” politikasını yürürlüğe koymak için kamuoyunu mu şekillendirmeye çalışıyor, Küçük, Denktaş imajlarını törpülüyor, Türkiye algısını köpürtüyor?

Ama, bir de düşünmek lazım, Türkiye’nin desteği olmasaydı Kıbrıs Türk mücadelesi hangi sonuca giderdi? Bugün ikide bir herkesin kullandığı “Türkiye’siz cennete bile girmem” sözünü Denktaş bana niye demişti? Hatırlatayım, sorum Türkiye’nin AB üyesi olmadan adada sağlanacak bir çözümle Kıbrıs Türkünün de AB üyesi olmasıyla ilgiliydi.

Evet propaganda yapılır, yapılacaktır. Subliminal mesajlar da devamlı verilmektedir. Ancak Türkiye ile KKTC arasında böyle dolaylı konuşmaya ihtiyaç var mıdır? Bu da düşünülmelidir bence.